Yeni kısa hikayeler eklendiğinde epostanıza gelsin

E-posta adresinizi gönderdikten sonra size gönderilen e-postayı onaylamanız gerekmektedir.
Eposta adresinizi giriniz:

Şubat 13, 2007

Hamal

Eski zamanlardi. Yollarin olmadigi zamanlar...
Demek ki fakirdi bizim gibi çogu kimse; ki, ayni yüke talip olacak hamallar bulmak zor olmuyordu...

Ister gerçek bir zaman dilimi oldugunu varsayin bunun; isterseniz, zihnimin yansidigini düsünün, önünüzdeki kagida, fark etmez...)

Hamalsan... Iki sey önemli oluyor senin için; Yük, ve yol...

Bu mesafeyi asabilirsen ancak sirtina aldigin yükle, ücret mevzubahis oluyor. Aksi olursa; cereme çekiyorsun! Bunu düsünüyordum.

Yanimdaki hamalla yola çiktik... Ihtiyardi. Kendinden büyük bir yük almisti. Benim sirtimda ise birkaç bavul vardi sadece, onunkinin çeyregi... Diyordum ki içimden; "Çok gitmeden kivrilirsa titreyen bacaklari, yüklenirim sirtindaki yükün yarisini!.."

Nitekim, çok geçmeden dedi ki: "Mola vakti. Gel biraz dinlenelim!.." Ne molasi, dedim ona hayretle. Ben daha terlemedim!.." Sözüme aldirmadi. Durdu. Çöktü. Salarken yükünün ipini; "Sen de dinlen hadi" dedi.

Benim canim sikilmisti bu ise. Genç oldugumu düsünüyordum,ondan Kuvvetli oldugumu düsünüyordum, bunun gibi bir bunakla yola çikmamin ne büyük hata oldugunu düsünüyordum...

O ihtiyar, bir bacagini azicik uzatmis halde sessizce dinleniyorken; ben huzursuz sekilde ayakta dolaniyordum.

Bir saat kadar sonra gene durdu, oturdu, dinlendi; ben kizginlikla Dolandim etrafinda... Yükünü indirip sen de dinlen", demesine aldirmadim, ona daha çok
kizdim... Sonra gene durdu. Bana da "dinlenmemi" söyledi gene, ama dinlenmedim.

Yarim saat sonra; "dinlenelim mi" diye sordu, aksi aksi basimi salladim...

Kaçinci molasiydi hatirlamiyorum; birden bire dizlerimin bagi çözüldü. Kafamin içinde uçusan kara kara sinekler sustu, çöküp kaldim. Kayis kolumdan çikti, sirtimdaki bavullar kaydi... Ne kadar zaman geçtigini fark etmedim. Uyumustum da uyandim mi, yoksa bayilmistim da ayildim mi anlamadim... Baktim; kendi kocaman yükünün üzerine benim bavullarimi da baglamisti...

Küçük tasina birazcik su koyup dudagima dayadi, içtim. Sonra koluma girerek;"Hadi kalk, dedi. Bana yaslan. Agir agir gider, ve bir süre sonra gene dinleniriz."

Dedigini yaptim. Omzundan güç aldim, ama asil anlattiklari iyi geldi bana. Ben yillarin hamaliyim, dedi. Nice pehlivan yapili adamlar gördüm. Çogu, dinlenmek istemediklerinden; yükleriyle birlikte kendilerini de topraga serdi sonunda...

Yolda gördügümüz saçilmis kuru kemiklerin çogu anlattigim bu insanlara aitti... Halbuki... Bir yükü "tasimak" bizim isimiz; altinda ezilmek,degil!..Unutma
ki bir yük; tasidikça agirlasir. Dinlenerek, sen yükünü hafifletiyorsun!

Belki günün birinde hamalligin sekli degisir. Belki o günleri ben göremem. Ama sen kavusursan o zamanlara; aman ha, kafanin içinde de sakin yük
tasima... Aksamlari birak, ve hafifle... Sabah dinlenmis olarak yeniden tekrar tasirsin yükünü.

BİZİM İŞİMİZ , BUGÜNÜ YARINA TAŞIMAK; BUGÜNÜN ALTINDA YOK OLMAK DEĞİL!

Çünkü yarinlarda bizi Bekleyenler var, tasidiklarimizi bekleyenler var...

Şubat 10, 2007

Yarım Kalmış Umutlar

Eşimle birlikte önünden geçtiğimiz büyük bir alışveriş merkezinin vitrinindeki “Boşaltıyoruz" yazısını görünce, eşimi unuttum kendimi merkezin spor eşyalar bölümüne atıverdim birden. Eşim arkamdan her zamanki "huysuz koca" tavrıyla seslendi: "Hiçbir şeye gereksinimimiz yok ki" dedi. "Hepsi pahalı, ıvır zıvır eşyalar. Zaten iyi birşey olsalardı, koskoca merkezi kapatmak zorunda kalmazlardı."

İçeri girerken onu yanıtsız bırakmadım: "Ama, spor mağazası bu" dedim. "Torunlar için belki birşeyler bulabiliriz." Birden, onun yıllardır banyoda asılı tuttuğu ve üzerine "Rûyalarımın Teknesi" yazdığı teknenin fotografı geldi aklıma. "Sen de gelseydin iyi olurdu" dedim. "Kimbilir belki de, o ünlü 'Rûyalarının teknesi'ni bile görebilirsin içeride..."

Gözleri, yuvalarından fırlayacakmış gibi açıldı: "Delirdin mi sen?" dedi. "Benim istediğim teknenin türü, Supremo Numero Uno'dur. 6,000 dolar biriktirmeyi başardığım gün gidip, o bebeği üretici firmasından satın alacağım. Hem benim 'Rûyalarımın Teknesi'nin yeri, iflas etmekte olan böyle bir mağazada değildir... Onun yeri çok daha büyük ve zengin mağazalardır..."

Yalnızca içimden değil, ona duyurarak da söylendim: "Yaşamımda senin kadar huysuz adam görmedim!" dedim. "Kalabalık yerlerden hoşlanmazmış... Git o halde kahveye, orada bekle beni... Ben şöyle bir göz atıp, birşey almadan gelirim. Yarım saat sonra dönerim."

Eşim de bana bakarak homurdandı: "Yapamayacağın şeyleri yapacağım deme, yaşlı kız" dedi. Sonra da gülerek sürdürdü homurdanmasını: "Gözlerimle görmeden inanmam birşey satın almadan çıkacağına... Her zaman yaptığın gibi, yine gereksiz bir sürü ııvır zıvır satın alıp, gelirsin..."

Eşimin bu sözleri beni iyice sinirlendirdi. Ben ki her zaman, bilinçli bir tüketici olmakla övünürüm ve çok çok iyi de pazarlık yaparım... Üstelik, eşimin de, benim de emeklilik maaşımızı, çok kişinin altından kalkamayacağı bir ustalıkla idare ederim. Kendi kendime söz verdim: "Gösteririm ben ona" dedim içimden. "Bir çöp bile alma yayım da, görsün kendimi ne denli frenleyebileceğimi..."

Böyle söylene söylene alışveriş merkezine girdim. Koridorlar boyunca hokey ve golf sopaları, basket topları, egzersiz malzemeleri, oltalar, çocuk oyuncakları sıralanmıştı. Hemen her adımda karşımda şu duyurular göze çarpıyordu:
"Kapanış nedeniyle olağanüstü ucuzluk...”, “%80'e varan indirim”, “İade kabul edilmez."
Bir aşağı, bir yukarı yürüyerek, gerçekten komik rakamlara düşürülmüş fiyatları büyük bir keyifle seyre başladım.

Birden, koridorun sonunda bir yerde, eşimin "Rûyalarımın Teknesi" dediği tekneyi gördüm karşımda. Orada, çok özel bir köşede, gümüş rengiyle, cankurtaran yelekleriyle ve tüm balıkçı araç gereçleriyle, sanki canlı canlı duruyordu karşımda. Yıllardır banyomuzda duran fotografı nedeniyle onu, en ince ayrıntısına dek tanıyordum. Soluğum kesilir gibi oldu, gözlerimi kırpıştırdım birkaç kez.

Evet, evet... Düş görüyor değildim. Karşımdaki tekne bir serap değildi. Hâlâ oradaydı. Herşeyiyle, tam bir Supremo Numero - Uno. Kalbim hızla çarpmaya başladı. Kalabalığı yararak, koşarcasına gittim teknenin yanına.

Tekneyi görünce şaşırdığım yetmemiş gibi şimdi de, üzerindeki fiyat şaşırttı beni: Söylesem inanabilir misiniz? Yalnızca 750 dolar yazılıydı fiyat etiketinin üzerinde. Etiketteki asıl fiyat olan 6,750 doların üstüne, kırmızı kalemle bir çapraz işareti konulmuş, altına da, teknenin indirimli fiyatı olan 750 dolar yazılmıştı. Gözlerime inanamadım. 6,000 dolarlık bir indirim nasıl yapılabilirdi? Kesinlikle bir yanlışlık olmalıydı. Durumu açıklaması için mağazanın bir yetkilisiyle konuşmak istedim.

Yakasında "Merhaba. Ben Matthew" yazan bir delikanlı görünce, hemen kolundan yakaladım onu. "Gel bakalım, Matthew" dedim. "Bana şu Supremo Uno teknesinden söz et biraz... Neden 750 dolara satıyorsunuz bunu? Bir yerinde bozukluğu, kırığı döküğü mü var yoksa?"

Matthew şiddetle karşı koydu: "Ne denli büyük indirim yapılmış olursa olsun, hiçbir malımızda bozukluk yoktur" dedi. "İşi bırakıyoruz, mağazayı kapatıyoruz, hepsi bu... Malları bir an önce elden çıkarmaya bakıyoruz..." 6000 dolarlık indirim, onu da biraz şaşırtmıştı. "İsterseniz bir gidip, denetleyeyim" dedi. "Bu denli çok indirim benim de dikkatimi çekti."

Matthews birkaç dakika içinde döndü ve ellerini ovuşturarak özür diledi: "Çok çok üzgünüm, hanımefendi" dedi. "Bir arkadaşımızın etiketi yazarken yanlışlık yaptığı ortada... İndirimli satış fiyatının 4,750 dolar olması gerekiyor." Sonra içtenlikle sürdürdü açıklamasını: "Babam, bu fiyatın yine de çok çok düşük olduğunu söyledi" dedi. "Bu teknenin piyasa değerinin 8,000 doların üzerinde olduğunu bildirdi."

Kısa bir süre içinde sevinç, şaşkınlık ve düş kırıklığı duygularını yaşamanın heyecanıyla gözlerim yaşardı. "Böylesi güzel birşey, elbette gerçek olamazdı zaten" dedim. "Bu tekne, yıllardır eşimin düşlerini süslüyordu. Üzerindeki 750 dolarlık etiketi görünce, bu tekne, kısa bir süre için de olsa, sanırım benim de düşlerime girdi. Cuma günü eşimin doğum günüdür... 62'sini dolduruyor. Sağlık sorunları yüzünden biraz erken emekli olmuştu. Emekli maaşıyla geçinmenin kolay olmadığını bilmesine karşın, o inatçı keçi, her hafta 10 dolar biriktiriyor. Neymiş, günün birinde mutlaka kavuşacakmış teknesine... Buna yani...
Supremo-Uno'suna... Yaşlı bir adamın çılgın düşü işte. Emeklilik günlerini böyle bir teknede balık tutarak geçirmeyi düşler, durur."

Birden durdum. Ben ne yapıyordum böyle? Yirmisine bile gelmemiş bir delikanlıya, eşimle ilgili neler anlatıyordum böyle? Delikanlıdan özür diledim ve tam dışarı çıkmak üzereyken baktım, soluk soluğa arkamdan koşuyor:
"750 dolarınızdan başka, nakliye için 25 dolarınız daha var mı, hanımefendi?" dedi. Önce şaşırdım sonra kekeleyerek yanıtladım: "Evet, evet var" diyebildim.

"Bankadaki paramın tümü bu kadar zaten..."

Matthews, bir kez daha şaşırmama, hatta olduğum yerde donup kalmama neden oldu:
"O halde, cuma sabahı saat 10'da, tekneyi adresinize teslim edilmek için yola çıkardığımızda, siz de eşinizi evinizin ön verandasına çıkarın. Yaşgünü için üzerine kurdele de takarız."

Kendimi tutamadım, hıçkırarak ağlamaya başladım. Titremesini bir türlü engelleyemediğim yaşlı elimle çeki yazarken baktım, Matthew da ağlamak üzereydi. Kendini güçlükle tutuyordu.

"Ben de size ailemizle ilgili bir sır vereyim, hanımefendi" dedi. "Bu alışveriş merkezi dedemindi. Otuz yılı aşkın bir süredir burayı o işletiyordu. Yaşamda tüm istediği, bir gün bu işi bırakmak ve tüm zamanını, teknesiyle denize çıkıp, keyifle balık tutarak geçirmekti. Bu tekneyi geçen yıl kendisi için sipariş etmişti ama kullanacak zamanı olmadı."

Matthews kendini daha fazla tutamadı, ağlamaya başladı: "Dedem, geçen hafta, aniden öldü" dedi. "Yaşlı da sayılmazdı. 68 yaşındaydı. Babam da, ben de, eşinizin bu tekneyi almasını ve onla denize çıkıp, balık tutmasını çok istiyoruz. Çünkü babam da, ben de, eşinizin bu teknede sahip olacağı mutluluğun, dedemin ruhuna huzur vereceğine inanıyoruz."

Çantamdaki kağıt mendil paketinden bir mendil çıkardım, Matthews'a uzattım. İkimiz de, anlatılması olanaksız bir duygu selinde kaybolmuş gibiydik. İkimiz de, burunlarımızı çeke çeke ağlıyorduk.

"Babam ve ben, sizden bir konuda bize söz vermenizi istiyoruz" dedi Matthews. "Eşinizin bu teknede, olabildiğince uzun bir yaşam süreceğine dair söz istiyoruz izden..."

Matthews'u kucakladım, yaşlı kollarımın tüm gücüyle onu göğsüme bastırdım. "Söz, Matthews" dedim. "Kendi adıma da, eşim adına da, söz veriyorum, sana da, babana da ve hatta dedene de..."

Lorraine M. Gregoire

Şubat 04, 2007

Gece Yarısı

Yıllar sonra çocuk evlenmiş, çoluk çocuk sahibi olmuş. Birgün, gecenin bir yarısı saat 3:30 civarları telefonu çalmış. Telefondaki ses, annesinin sesiymiş çocuk;

- Ne var Anne, ne istiyorsun bu saatte, neden beni rahatsız ediyorsun ? Sabah arasan olmaz mıydı gibilerinden, annesini azarlayıcı sözler sarfetmiş.

Annesi, biraz buruk, biraz da ağlamaklı bir ses tonu ile;

Bundan 25 yıl önce de bir gece yarısı 3:30 da sen beni rahatsız etmiştin.
" DOĞUM GÜNÜN KUTLU OLSUN OĞLUM " demiş...

Popüler Yayınlar