Yeni kısa hikayeler eklendiğinde epostanıza gelsin

E-posta adresinizi gönderdikten sonra size gönderilen e-postayı onaylamanız gerekmektedir.
Eposta adresinizi giriniz:

Aralık 07, 2007

Çanta

Genc yonetmen yeni filmi icin yuzu duzgun, kamera karsisinda rahat, dus gucu geliskin bir kadin oyuncu ariyordu.Gazeteye ilan vererek adayları davet etmisti. Gun boyu pes pese girdigi mulakatlardan yorgundu.

O, kendine yeni bir kahve koyarken, siradaki oyuncu adayini iceri aldilar. Alimli genc kiz, yuzunde merakli bir tebessumle deneme kamerasinin karsisına oturdu ve yonetmenle sohbete basladi. Adi Emile Muller'di.

Kisa hasbihalden sonra yonetmen degisik bir sey denemis olmak icin "Cantanizi acip bana icindekileri birer birer anlatir misiniz?" dedi. Genc kiz arkadaki cantaya uzandi. Fermuvarini acti.

Once eline gelen iri kirmizi elmayı cikarıp anlatti:
"Bu elmayi sabah tezgah basinda meyvelerini parlatirken gordugum manav hediye etti. Cok istahli bakmis olmaliyim." Sonra bir kitap cikardi. Henuz kitabın ilk sayfalarında oldugunu ve okudugu satirlardan cok etkilendigini anlattı. Romanin bas kahramaninin dalaverelerinden soz etti.

Ardından bir gazete cikardi:
Is araniyor ilanini orada okumustu. Listede, basvuracagi baska isler de vardi. Sonra makyaj cantasi, ajandasi ve not defteri...

Yonetmen, bu sonuncudan rasgele bir sayfa cevirip okumasini isteyince defteri acip mahcup bir edayla okudu genc kiz...

Ozel duygulardi okuduklari... Derken cantanın gizli bolmesine atti elini... Oradan iki fotograf cikardi. Biri uyuyan genc bir adam fotografiydi:
"Sevgilim" diye açıkladı:
"Fotograf cektirmeyi hic sevmez de... Ancak uykudayken cekebiliyorum fotografini..."

İkinci fotografin annesinin evlenmeden onceki hali oldugunu soyledi. O halini simdikinden daha cok seviyordu. Genc kizin, cantadan cikarip buyuk dogaliıkla anlattıgi her bir nesne, bir yapbozun parcalari gibi onun hayatindan kesitler sunuyordu.

* * *

Bu oyun, 15 dakika kadar surdu. Sonunda yonetmen Emile'e tesekkur etti. Cikarken kapidaki gorevliye telefonunu birakmasini soyledi. "Arkadaslar gelecek hafta sizi arar" dedi. Emile çıkarken, yönetmenin asistanı girdi içeri... Disarida bekleyen daha pek cok aday vardi. Yonetmen gerindi. Kisa bir mola vermek istedigini soyledi. Hala aradigini bulamamisti.

Yeni bir kahve doldururken karsisindaki sandalyeye asili cantaya ilisti gozu.. Biraz once icindekilerin birer birer anlatıldığı cantaydı bu... Telasla asistanini uyardi:

"Giden kız cantasini unutmus, hemen kosup yetistirsene..." Asistan kiz sandalyeye bakti ve "Yoo... O benim cantam" dedi.
Yonetmen, koltugundan ok gibi firlayiıp kapıya segirtti. Aradıgı oyuncuyu bulmustu.

* * *

20 dakikalık bu siyah - beyaz Fransiz filmini gecen hafta, 10. Avrupa Filmleri Festivali'nde izledim.

Kısa filmin adı, filmdeki kizin adiydi: "Emile Muller"

Yonetmeni:
Yvon Marciano...

Konusu:
"Hicbir guc, dus gucu kadar guclu degildir."

Can Dundar

Aralık 04, 2007

Ustalık Bedeli

Bir fabrikada imalat hattindaki cok önemli olan ana makinalardan biri arizalaninca fabrikadaki tüm üretim de durdu. Mevcut teknisyenler makineyi calistirmak icin cok ugrastilar, ancak ne yaptilarsa nafile, bir türlü basaramadilar.

Sonunda disaridan uzman cagirdıiar. Uzman gelip makineyi inceledi. Durumuna baktı. Sonra cantasından bir çekiç çıkardı.

Elinde çekiçle makineye yaklaştı. Makinenin belli bir noktasına elindeki çekiçle dikkatlice sert bir vuruş yaptı. Makine hemen çalışmaya başladı ve hiçbir arıza olmamış gibi devam etti.

Fabrika tekrar harekete geçti. Uzman fabrikadan ayrıldıktan iki gün sonra faturasını gönderdi :
"Hizmet bedeli karşılığı 1.000 USD (bin dolar)"

Fabrika müdürü bu faturaya cok kizdi. Tepesi attı ve bir cekic darbesi icin bin dolari çok buldu. Uzmandan ayrıntılı fatura göndermesini istedi. Uzmandan bir gün sonra asagidaki ayrintili fatura geldi :

Makineye cekicle vurma bedeli.............. 1 $
Nereye vuracagini bilme bedeli............... 999 $ Toplam................................................ 1.000 $

Kasım 21, 2007

Yaşlı Aktar

"Bir gelin kaynanasiyla hiç geçinemiyor. Aralari o kadar kotu ki gelin aktara gidip durumu anlatiyor: 'Onu mutlaka zehirlemeliyim ama bana oyle bir zehir ver ki, kimse fark etmesin'

Yasli aktar geline bir toz vermis. 'Bunu her gun yemegine çok az karistir, fakat arani çok duzgun tut, gulumse, iyi davran ki kimse senden suphelenmesin' demis. Kizgin gelin kaynanasinin her yemegine muntazam o beyaz tozdan karistirip, bir ay omru kalan kaynanasina çok iyi davranmaya baslamis.

Aradan bir ay geçince tekrar aktara gelmis gelin: 'Bu zehrin panzehirini istiyorum. Zehirledigimi anlamasin diye kayinvalideme farkli davranmaya, gulumsemeye ve saygi gostermeye basladim. Bu sefer onun da bana tavri degisti, çok iyi bir insan oldu. Simdi benim en iyi dostum. Onun olmesine musaade edemem.' Yasli aktar cevap vermis: 'Panzehire ihtiyaç yok. Sana verdigim zehir sadece tuzdu. O bir parça tuz, bugune kadar kaç insanin arasini duzeltti anlatamam."

Ekim 30, 2007

Bir Taksi Yolculuğu

Yirmi yıl önce geçimimi taksicilik yaparak kazanıyordum. Bir keresinde, saat sabaha karşı 02.30'da bir yolcu aldım; adrese vardığımda, giriş katındaki bir pencerede görülen tek ışığın dışında bütün bina kapkaranlıktı. Bu şartlar altında, çoğu taksi şoförü bir iki sefer korna çalar, bir dakika bekler, sonra çeker giderdi.

Fakat ben, taşıma aracı olarak yalnızca taksiye bağlı pek çok fakir insanla karşılaşmıştım. Eğer etrafta tehlike kokusu yoksa, her zaman kapıya giderdim. Bu yolcu belki de benim yardımıma ihtiyaç duyacak biridir, diye düşünürdüm kendi kendime.

Onun için kapıya gittim ve çaldım, "Bir dakika", diye yanıt verdi zayıf, yaşlıca bir ses. Yerde birşeyin sürükleyerek çekildiğini duyabiliyordum.

Uzun bir aradan sonra, kapı açıldı. Önümde 80'li yaşlarında, ufak tefek bir hanım duruyordu. Sanki 1940'ların filmlerinden çıkmışçasına, emprime bir elbise giymişti ve başına da ön tarafına tül tutturulmuş yuvarlak bir şapka takmıştı.

Yanında küçük, plastikten bir valiz vardı. Daire sanki içinde yıllardır hiç yaşanmamış gibi bir görünüme sahipti. Bütün eşyalar çarşaflarla örtülüydü. Duvarlarda saat, süs eşyası ya da tezgahın üzerinde kap-kaçak yoktu. Köşede, içi fotoğraf ve cam bardaklarla doldurulmuş bir karton kutu duruyordu.

"Çantamı arabaya kadar taşır mıydınız?" dedi. Valizi arabaya götürdüm, sonra kadına yardım etmek üzere döndüm. Koluma girdi ve yavaşça arabaya yürüdük. Nezaketimden ötürü teşekkür edip duruyordu. "Bir şey değil", dedim ona. "Ben yalnızca anneme nasıl davranılmasını istiyorsam yolcularıma o şekilde davranmaya gayret ediyorum."

"Ah, ne kadar iyi bir çocuksun sen," dedi. Arabaya bindiğimizde, bana adresi verdi, sonra, "Şehrin içinden gitmemiz mümkün mü?" diye sordu.

"Orası kestirme değil," diye cevap verdim hemen.

"Benim için fark etmez," dedi. "Acelem yok. Güçsüzler yurduna gidiyorum."

Dikiz aynasından baktım. Gözleri parlıyordu. "Ailemden kimse kalmadı," diye sözünü sürdürdü. "Doktor çok fazla zamanım kalmadığını söylüyor."

Yavaşça uzanıp taksimetreyi kapattım.

"Hangi yoldan gitmemi arzu edersiniz?" diye sordum.

Ondan sonraki iki saat boyunca şehirde dolaştık. Bana bir zamanlar, asansör işletmeni olarak çalıştığı binayı gösterdi. Yeni evlendiklerinde kocasıyla birlikte oturdukları mahallede gezindik. Arabayı, genç kızlığında dansa gittiği bir zamanlar balo salonu olan mobilya ambarının önünde durdurmamı istedi.

Arada bir belirli bir binanın veya bir köşenin önünden geçerken yavaşlamamı rica edip, gözlerini karanlığa içine dikerek, hiç bir şey söylemeden öylece oturup baktı.

Güneşin ilk ışıkları ufukta belirmeye başlamıştı ki, birden "Yoruldum. Gidelim artık," dedi.

Sessizlik içinde bana vermiş olduğu adrese gittik. Sütunlu girişi olan alçak bir binaydı, hastaların iyileşmek için gittiği sağlık evlerine benziyordu.

Araba durur durmaz, iki hademe çıkarak yanımıza geldi. Merak ve dikkatle kadının her hareketini izliyorlardı. Onu bekliyor olmalıydılar. Bagajı açarak küçük valizini kapıya götürdüm. Kadın tekerlikli iskemleye oturtulmuştu bile.

"Borcum ne kadar?" diye sordu, çantasına uzanarak.

"Borcunuz yok," dedim.

"Geçiminizi sağlamanız gerek," diye cevap verdi.

"Başka yolcular var," dedim. Neredeyse hiç düşünmeden eğildim ve onu kucakladım. Bana sımsıkı sarıldı.

"Yaşlı bir kadına küçük bir mutluluk yaşattınız," dedi. "Teşekkür ederim."

Elini sıktım, sonra loş sabah ışıklarının içine yürüdüm. Arkamda bir kapı kapandı. Bir hayatın kapanış sesiydi bu.

O vardiyamda artık hiç müşteri almadım. Amaçsızca, düşüncelerimde kaybolmuş dolaştım. Günün geri kalan kısmında hemen hiç konuşamadım. Ya o kadıncağız öfkeli bir şoföre ya da vardiyasını bitirmek için acele eden bir şoföre rast gelseydi? Ya ben yolculuğu reddetseydim veya bir kere korna çalıp sonra da çekip gitseydim?

Şöyle bir yeniden gözden geçirdiğimde, aklıma hayatımda bundan daha önemli yaptığım bir şey gelmedi.

Hayatımızın önemli anların etrafında geliştiğini düşünmeye şartlanmışızdır. Fakat önemli anlar bizi genellikle habersiz yakalar --- başkalarının önemsiz sayabileceği bir biçimde güzelce paketlenmiş olarak.

Ekim 24, 2007

Tebessüm

Küçük kız hüzünlü bir yabancıya gülümsedi… Bu gülümseme adamın kendisini daha iyi hissetmesine sebep oldu. Bu hava içinde, yakın geçmişte kendisine yardım eden bir dosta teşekkür etmediğini hatırladı. Hemen bir not yazdı ve ona yolladı.

Arkadaşı bu nottan o kadar keyiflendi ki, her öğlen yemek yediği lokantada garson kadına yüklü bir bahşiş verdi. Garson kadın ilk defa böyle yüklü bir bahşiş alıyordu.

Akşam eve giderken aldığı paranın bir kısmını her zaman köşe başında oturan fakir adamın şapkasına bıraktı. Adam o kadar minnettar oldu ki… İki gündür boğazından bir lokma geçmemişti.

Karnını doyurduktan sonra, bir apartman bodrumundaki tek göz odasının yolunu ıslık çalarak tuttu. Öyle neşeliydi ki bir saçak altında titreyen köpek yavrusunu görünce kucağına alıverdi.

Küçük köpek gecenin soğuğundan kurtulduğu için mutluydu. Sıcak odada sabaha kadar koşturdu.

Gece yarısından sonra apartmanı dumanlar sardı. Dumanı koklayan köpek öyle bir havlamaya başladı ki, önce fakir adam uyandı sonra bütün apartman halkı… Anneler babalar dumandan boğulmak üzere olan yavrularını kucaklayarak ölümden kurtardılar

Bütün bunların hepsi tek kuruşluk maliyeti olmayan bir tebessümün sonucu idi…

Ekim 19, 2007

Cesaretin Bittiği Yer

Bir Hint masalina gore, kedi korkusundan devamli endise içinde yasayan bir fare vardir.

Büyücünün biri fareye acir ve onu bir kediye dönüstürür. Fare, kedi olmaktan son derece mutlu olacagi yerde bu kez de köpekten korkmaya baslar.

Büyücü bu kez onu bir kaplana dönüstürür. Kaplan olan fare, sevinecegi yerde avcidan korkmaya baslar.

Büyücü bakar ki, ne yaparsa yapsin farenin korkusunu yenmeye imkan yok. Onu eski haline döndürür.

Ve der ki,

"Sen cesaretsiz ve korkak birisin. Sende sadece bir farenin yüregi var. O yüzden ben sana yardim edemem."

Ekim 16, 2007

Beni sever misin?

Iceri girer girmez neseyle bagirdi:
- Anne biliyor musun bugun yuvada ne oldu?

- Gormuyor musun ? Telefonla konusuyorum.

Hic kimsenin sevdigi sey birbirine benzemiyordu. Annesi telefonu, babasi arabayi seviyordu. Hersey erteleniyordu telefon ve araba sozkonusu oldugunda... Bir de eve misafir gelecek oldu mu kendisine hic yer kalmiyordu. Nerelere gitsindi?

Annesi kapatti telefonu. Mutfaktan tencere sesleri geliyordu. Kosarak yanina gitti:
-Sana yardim edeyim mi ? dedi en sevimli halini takinarak, Annesi manali manali bakti:
-Hayirdir. Bir yaramazlik filan ? Bak bir de seninle ugrasmayayim. Cok yorgunum zaten.

Yorgunluk nasil birseydi ? Bazen elinde oyuncagiyla uykuya daldiginda anneannesi oyuncagi yavasca elinden alir :
-Nasil yorulmus yavrucak. Uykunun gul kokulu kollari sarsin seni, diyerek alnina bir opucuk konduruverirdi.

Yorgunluk gul kokulu bir uykuya dalmaksa eger, neden annesi kendisiyle boyle kizgin kızgin konusuyordu.

-Annecigim yoruldugun zaman gul kokulu uykulara dalarsin. Anneannem oyle soyluyor.

-Uykuya dalayim da gul kokulari kusur kalsin.Yorgunluktan oluyorum.

Bu kelimeden nefret ediyordu."Yorgunum, Yorgun oldugumdan, Boyle yorgun, yorgunken"
-Annecigim sen yorulma, diye...

-Yemekte konusuruz cocugum.Bankada isler yetismedi. Baban gelene kadar bunlari bitirmem lazim.Hadi sen oyna biraz.

Hani siz yoruluyorsunuz ya...Eeee....Bende oynamaktan yoruluyorum. Ne yapayim bilmem???...

Yapilmamasi gerekenleri biliyordu da buyukler, yapilmasi gerekenleri hic bilmiyorlardi. IsIklar sondu birden. Annesi ofkeyle soylenmeye basladi.

-Mum da yok !! diye diye karistirdi dolaplari el yordamiyla. Cocuk sirtustu yatip, anneannesinin koyunu dusundu. Gaz lambasinin isiginda deli tavsan masalini anlatisini.

Deli tavsanin duvardaki aksini getirdi gozlerinin onune. Anneannesi gibi iki ellerini birlestirip isaret parmaklarini yukari kaldirarak tavsan kafasi yapti. ''Bak deli tavsan'' diyerek parmaklarini oynatti. Yoldan gecen arabalarin farlari duvardaki tavsana yol acti. Tavsan alabildigine hur dolasti sagda solda.

Otlarla kuslarla konustu. Sonra yorgun dustu. Duvardaki goruntu minik avuclarin acilmasiyla kayboldu. Kolu yavasca kanepeden asagi sarkti. Neden sonra isIklar geldi.

Kadin cocugun hic konusmadigini akil etti. Birden kanepeye kostu. Kucucuk dizlerini karnina dogru cekerek uykuya dalmisti. Masanin ustundeki dosyalara bakti igrenerek. Dindirilmez bir pismanlik doldurdu icini.

Uyandirmaktan korka korka kucuk alnina bir opucuk kondurdu. Cocuk sanki bir ipucu bekliyormuscasina aralanan gozleriyle mirildandi;

- Isin bitince beni sever misin anne? dedi.

Kadin, sevilmek icin randevu alan cocuguna bakarak sabaha kadar agladi .

Ekim 08, 2007

Karga ile Leylek

Bir gün, bir bilge, kendi türleriyle uçmayı reddeden iki ayrı cins kuşa rastlar yol kenarında. Hayli merak eder bu iki farklı yaratığın nasıl olup da kendi aileleriyle, ait oldukları yerlerde yaşamak istemediklerini, nasıl olup da bir ´yabancı´yı kendi kardeşlerine yeğlediklerini. Biri karga, biri leylek...

... O kadar farklıdır ki kuşlar ihtimal veremez birbirlerini sevdiklerine, türdeşleriyle değil de birbirleriyle uçmayı yeğlediklerine. Öyle ya, karga dediğin kargalarla uçmalıdır, leylek dediğinse leyleklerle. Yaklaşır ve merakla inceler kuşları. Ta ki her ikisinin de topal olduğunu keşfedinceye kadar.

O zaman anlar ki, birlikte kaçar, birlikte uçar, birlikte yaşarlar beklenenlerin yanında tutunamayanlar.O zaman anlar ki, sahip oldukları değil, sahip olmadıklarıdır kimilerini birbirlerine yakın kılan. Topal kuşlar birbirlerinin ´arıza´larını bilir ve sömürmek ya da örtmek yerine kabullenirler öylesine.

En sahici dostluklar ortak varlıklar üzerine değil, ortak yoksunluklar üzerine kurulanlardır. Aynı şekilde zengin, aynı şekilde mesut olanların ortak paydaları sabun köpüğü gibidir uçar, söner. Ortak acı, ortak hüzün, ortak pürüzdür esas yakınlaştıran,yaklaştıran...

Mesnevi´den

Ekim 04, 2007

Çikolata Parası

Bülent, avucunu açmış kendisine doğru elini uzatan adama ters ters baktı. Elli yaşlarında gösteren adam, görmeye alıştığı hırpani kıyafetli dilencilere benzemiyordu. Üzerindeki giysiler eski fakat temizdi. Eli yüzü temiz ve sağlıklı görünüyordu. "Sapa sağlam adam gidip çalışacağına dileniyor, belki benden daha zengindir" diye düşündü. Zaten canı çok sıkkındı, bir de sinirlenmişti. Alaycı bir ses tonuyla :

- Ekmek parası mı istiyorsun ? diye sordu.

- Hayır çikolata parası lazım!

Bülent'in kızgınlığı şaşkınlığa döndü. Espri yeteneği olan dilencinin hali de başka oluyor diye düşündü.

- Niye, siz ekmek bulamayınca çikolata mı yiyorsunuz?

- Hayır. Ekmek bulamadığımız günler genellikle bulgur pilavı yeriz, onu da bulamadıysak aç yatarız. Bülent adamın ciddi mi konuştuğunu yoksa dalga mı geçtiğini anlayamamıştı.

- Bu gün karnınız doydu üstüne tatlı mı istedi canınız?

- Fakirin canı mı olur ki, tatlı istesin beyim.

- Bu bir kamera şakası mı yoksa sen iş bulamamış stendapçı mısın?

- Hiçbiri değil. Sadece fakirim. Bugün karımın doğum günü, ona çikolata götürmek istiyorum.

- Doğum gününde yaş pasta alınır bildiğim kadarıyla.

- O bizim için değil zenginler için. Otuz yıllık evliliğimiz boyunca ona bir kez bile yaş pasta alamadım. Ama her doğum gününde mutlaka çikolata götürdüm. Çikolatayı çok sever.

Adamın söyledikleri Bülent'in dikkatini çekmişti. O akşam karısıyla kavga etmiş, kapıyı çarpıp kendini sokağa atmıştı. Arabasına da binmemiş sahile kadar yürümüştü. Denizi seyretmek de onu rahatlatmamıştı. Oysa eskiden denizi seyrederken çok rahatlardı. Dalgalar sıkıntısını alıp götürürdü.

Fakat karısının evde ağlıyor olduğunu bildiği için olsa gerek, hiçbir şey onu rahatlatmıyordu. Dilenciyle konuşurken biraz kafası dağılmıştı. "Acaba söyledikleri gerçek mi, yoksa uyduruyor mu" diye düşündü.

-Cebinde bir çikolata alacak para yok mu şimdi?

Bülent'in sorusu üzerine adam ceplerini boşalttı, bir kimlikten başka bir şey çıkmadı.

- Ben dilenci değilim. İşim yok. Günlük çalışırım, ne iş bulursam aradım, aksilik bu ya, hiçbir iş bulamadım. Bülent oturduğu bankı işaret ederek yer gösterdi.

- Oturun biraz dertleşelim bari, dedi. Adam çekingen çekingen oturdu yanına.

- Yok mu eşin dostun, borç alacak akraban?

- Fakirin akrabaları da fakir olur beyim. Bulurlarsa kendi karınlarını doyururlar.

- Dilenecek kadar çok mu seviyorsun karını ?

- Hem de çok seviyorum. Otuz yılımı aydınlattı o benim.

- Hımmmm. Aşk, hem de otuz yıl süren aşk. Hayret doğrusu! Aşkın ömrü en fazla üç yıl diyorlar oysa. Sen otuz yıldan bahsediyorsun.

- Evet. Geçen yıllar sevgimi azaltmadığı gibi artırdı.

- Söyle o zaman nedir evlilikte mutluluğun sırrı? Söylediklerine bakılırsa sen mutluluğun formülünü bulmuş gibisin.

- Ben ilkokulu bile bitirmedim. Öyle formül falan bilmem.

- Formül dediysem kimya formülü sormuyorum canım. Ben de altı yıllık evliyim. Sevdiğim kadınla evlendim, fakat mutlu değilim. Sürekli kavga ediyoruz. Daha iki saat önce kapıyı çarptım çıktım. Evimiz, arabamız, işimiz, gücümüz, her şeyimiz var, ama mutlu değiliz. Senin hiçbir şeyin yok, ama mutlusun. Para mı acaba bizi mutsuz eden?

- Hiçbir şeyim yok mu? Hayır benim her şeyim var. Benim karım her şeyim. Sevgilim, eşim, arkadaşım, hayat yoldaşım. Hayatımı paylaştığım insandan daha değerli ve daha önemli ne olabilir ki dünyada? Sizin ev, araba, iş diye her şey dediğiniz şeylerdir aslında hiçbir şey olan.

- Öyle deme, şu kadar varlığın içinde bile karım her şeyden şikayet ediyor. Bir de fakir olsam kim bilir ne olur?

- Altın tasın, kan kusana faydası yoktur beyim. Sen kadın ruhunu hiç anlamamışsın. Hiçbir kadın iyi bir evde oturduğu, her gün çeşit çeşit yiyecekler yediği için mutlu olmaz. Bir kadın, kocasının her şeyi olduğunu bildiğinde ancak mutlu olur.

- Sizin mutluluğunuzun sırrı bu mu ?

- Olabilir. Ben karıma değerli şeyler alamıyorum ama ona benim için ne kadar değerli olduğunu hissettiriyorum. O da çok mutlu oluyor.

- Bir kadına değerli olduğunu nasıl hissettirilir?

- Küçük kızı severek.

- Küçük kız mı? Hangi küçük kız ?

- Yaşı kaç olursa olsun her kadının içinde hiç büyümeyen bir küçük kız vardır. O kızı ne kadar çok sever, ne kadar çok mutlu edersen, o kadını da o kadar mutlu edersin.

- Nasıl yani ?

- Küçük kız neleri sever, nelerden hoşlanır bir düşünün. Küçük kızlar hep beğenilmek, ilgi görmek isterler. Güzel olduklarını duymaya bayılırlar. Kendilerine prensesmiş gibi davranılmasını beklerler. Küçük kızlar hep prenses olmayı hayal ederler. Sürprizlerden hoşlanırlar. Biraz şımartılmak isterler. Sevilmek ve sevildiklerini hep duymak isterler. İltifata doymaz küçük kızlar. Öyle değil mi?

- Haklısın. Benim dört yaşımda bir kızım var. Adı Aylin. Her akşam boynuma sarılır "babacığım beni ne kadar seviyorsun?"

diye sorar. Giysisini değiştirdiği zaman etrafımda "Baba güzel olmuş muyum?" diye sorar durur. Güzelsin demem de yetmez ona. " Harikasın prenses gibi olmuşsun" demeliyim. Dünyanın en güzel kızı demeliyim.

- İşte kadınlar bir ömür boyu bunu duymak isterler. Ben elli yaşındaki karıma böyle davranıyorum. Ömrümüz olur da seksen, doksan yıl da yaşarsak ben ona böyle davranmaya devam edeceğim. Ona "bebeğim" diye hitap ediyorum çok hoşuna gidiyor. "Bebeğim bana bir çay yapar mısın?" dediğimde çay yapmak için nasıl koşturduğunu görmelisiniz.

- Hiç kavga etmez misiniz siz?

- Kavga evliliğin tadı tuzu. Arada biz de tartışırız. Küsüp barışmanın tadı ayrıdır. Benim karım bir keçi kadar inatçıdır. Onunla barışmak için uğraşmak ayrı bir keyif verir bana.

- Benim eşim çok ciddi kadındır. Hiç küçük kız havası yok onda.

- Küçük kızlar büyüdükleri zaman artık sevgi, ilgi istemeye utanırlar. En ciddi yada en yaşlı kadının bile o küçük kız mutlaka vardır. Yeter ki sen o tatlı kızı sevindirmeyi, mutlu etmeyi bil. Ve o küçük kızı asla aldatma. Yoksa bir daha sana
güvenmez ve ne yaparsan yap hep kuşkuyla bakar. Küçük kızlar hem çabuk mutlu olurlar hem de çabuk kırılırlar. Çok narindir onlar. Hoyrat elleri sevmezler. Yumuşak dokunuşları severler.

- Bu tavsiyeni deneyeceğim. Fakat her zaman yapabilir miyim bilmiyorum. Bazen işlerim çok yoğun oluyor o zaman eve çok yorgun gidiyorum.

- Bu sadece bir bahane. O küçük kızı mutlu etmek dünyanın en kolay işi. Çoğu zaman birkaç tatlı söz yeterli olur. Sen o küçük kızı mutlu ettiğinde karşılığını fazlasıyla alırsın. Artık o seni rahat ettirmek için elinden gelen gayreti gösterir. Karısı mutlu olmayan erkek mutlu olamaz. Mutlu olmak isteyen erkek önce hayat arkadaşını mutlu etmelidir. Düşünsene somurtkan, mutsuz, sürekli söylenen biriyle yolculuğa çıksan ne kadar mutlu olabilirsin.

- Haklısın da bende bütün gün ailem için çalışıp yoruluyorum.

- Yine para, yine dış sebepler. Evet para önemli ve gerekli ama kadınlar para için erkekleri sevmezler. Para geçici mutluluklar verir. Kadınlar hediye almayı severler. Paran varsa hediye al tabi. Ama hediyeyle mutlu olmasını bekleme. Hediyenin yanına sevgini katmazsan hediyenin bir anlamı yoktur. Benim hiçbir zaman çok param olmadı. Günlük kazandım günlük yedik. Bazen aç kaldığımız günler oldu. Hiçbir zaman karımın kulaklarına altın küpe takamadım ama her zaman aşk sözleri fısıldadım. Hiçbir zaman boynuna pırlanta gerdanlık alamadım ama hep öpücüklerle sevdim boynunu. Hiçbir zaman ona ipek elbiseler giydiremedim ama kendi bedenimle ipek elbise gibi yumuşacık sardım bedenini ve mutlu ettim onu.

Adam ayağa kalktı.

- Bana müsaade, artık gitmeliyim, karım merak eder. Sen de git evine küçük kızın gönlünü al, belki o küçük kız şimdi evde ağlayıp duruyordur.

Bülent de ayağa kalktı. Kuvvetlice elini sıktı.

- Sizi tanıdığıma çok memnun oldum. Elini bıraktı koluna girdi. Yolun karşısındaki pastaneyi gösterdi.

- Hadi gel eşin için şuradan çikolatalı pasta alalım, dedi. Pastayı aldılar. Adam hayatında ilk defa karısına yaş pasta götürmenin mutluluğuyla, bin bir teşekkür ederek evinin yolunu tuttu. Bülent de pastanenin yanındaki manavdan karısının en sevdiği meyvelerden aldı.

Evine geldiğinde karısı şişmiş gözlerle mutfak masasında oturmuş su içiyordu. Bülent hiç konuşmadan meyveleri büyükçe bir tabağa koyup yıkadı, sonra eşinin önüne koydu.

- Bunlar dünyanın en şanslı meyveleri, dedi. İnci hiç konuşmadı.

- Sorsana "niye" diye. İnci kızgın kızgın:

- Niye? Diye sordu.

- Çünkü dünyanın en güzel ve en tatlı kadının midesine gidecek, dedi gayet ciddi bir ses tonuyla. İnci şaşırmıştı. Bir anda yüzünün ifadesi yumuşamıştı.

- Bunlar senin sevdiğin meyveler, senin için aldım.

- Hayret bir şey! Her zaman kendi sevdiğin meyveleri alırdın.

Benim hangi meyveleri sevdiğimi iyi hatırlamışsın. Aslında bu beklediğim istediğim bir şeydi. "bak senin sevdiğin meyveleri aldım" Ama şimdi kıymeti yok. Çünkü sana çok kırgınım, meyve alarak gönlümü alamazsın.

- Özür dilerim seni kırdığım için. Sonra Bülent yere diz çöktü.

- Cezam neyse razıyım. Ama bir tek şey istiyorum senden. Seni delice seven bu adamı senden mahrum etme.

Bülent yere çömelmiş, boynu bükük bir vaziyette çok komik görünüyordu. İnci kıkır kıkır gülmeye başladı.

- Affetmek o kadar kolay değil. Bakalım hangi cezalara katlanabileceksin, dedi. Bülent işte o zaman ona muzip muzip bakan eşinin içinde sakladığı küçük kızı gördü.

Bundan sonra her şey daha farklı olacaktı...

Ekim 02, 2007

Ardıç Kuşu

Ankara' da işim uzamıştı.. İstanbul' a dönüş için aldığım biletimi değiştirmem gerekiyordu. Öğle arasında Sıhhiye' deki otobüs yazıhanesine gidip biletimi erteletmek için acele ediyordum. Kalabalıkta koşarak yazıhaneye ulaşmaya çabalarken çarpıştık o yaşlı adamla. Sendeledi; elindeki büyük sepette bulunan tahta kaşık, maşalar yola saçıldı. Sanırım o da belediye zabıtasından kaçıyordu.

Kısa süren şaşkınlıktan sonra adamın kalkmasına, yola saçılanları toplamaya yardımcı oldum. Heyecanlanmış, rengi solmuş, nefes nefese kalmıştı. Sakinleşmesi için koluna girip yol kenarındaki banka oturmasını sağladım. Savrulan kaşık ve maşaları toplayıp ben de yanına oturdum. Sepetten dağılanları yerine dizip bir yandan da " bırakmıyor şu belediye zabıtaları üç kuruş para kazanalım. Eve katkımız olsun " diyerek söyleniyordu. Tahta kaşıkları dizmesine yardım etmeye çabalarken " Dur hele, şimşir ve ardıç olanları diğerlerine karıştırma " diyerek engel oldu.


-Hepsi tahta kaşık işte, ne fark eder?

-Olur mu beyim? Şimşir ve ardıç ile ıhlamur, gürgen bir olur mu?

-Bilmem. Görsem ağaçlarını bile tanımam herhalde. Ne fark var aralarında?

Eline aldığı kaşıklardan birinin sırtını parmaklarıyla okşayarak bana doğru uzattı:

-Ardıç, şimşir sert ağaçtır. Kolay bırakmaz kendini, işleyesin.Zordur ardıçtan kaşık çıkarmak. Ama evlâdiyeliktir. Senelerce kullanırsın. Ihlamur gürgen ise yumuşaktır. Kolay işlersin ama çabuk yumuşar, dayanmaz.

Daha sonra Sivas' ın Hafik ilçesinde çiftçilik yaptığını, sağlık sorunları nedeniyle kızının yanına Ankara' ya yerleştiğini, evin geçimine katkısı olsun diye kaşık ve maşa yapıp işportada sattığını anlattı. Özellikle ardıç ağacının zor bulunduğundan yakındı. Elindeki maşayı eliyle okşayarak " Ardıç kuşu ağacını terk etti. Bir araya gelmeleri çok zor, artık " dedi. Anlamamış gözlerle bakmış olacağım ki açıklama yapma ihtiyacı duydu:

-Beyim, ardıç kuşunu bilmez çoğumuz. Bilenler de unuttu, gitti. Ardıç ağacı yabanidir. Öyle tohumundan üretemezsin, çeliklemeyle de olmaz. Ağacın üremesi meyvelerinin ardıç kuşu tarafından yenilip pisliği ile atılmasına bağlı. Ağacın tohumu ancak o zaman filizlenebilir hale gelir.

- Yani bu kuş olmazsa ardıç ağacı üreyemiyor, öyle mi?

- Evet, aynen öyle. Bunlar biri birine mahkûm sevdalılardı.

- Peki, sonra ne oldu, kuşlar mı azaldı?

- Kuşlar azalmadı, hatta çoğaldılar bile. Ama şehirler büyüdükçe çöplükleri de büyüdü. Kuşlar ardıcın meyvelerini yemektense çöplükten beslenmenin daha kolay olduğunu keşfettiler. Ardıç kuşu ağacını unuttu. Şimdi kentlerin kasabaların çöplüklerinde yaşıyorlar. Ardıç ağaçları ise kayboluyor gözümüzün önünden.

Elindeki kaşığı, diğerlerinin arasına yerleştirdi. Sepetine tekrar göz atıp çıkardığı maşayı bana doğru uzattı:

- Bak bu ardıç. Çürümez, nemlenmez. Eskiden ölüleri gömdükten sonra mezarlara konulurdu. Çürümediği için mezar çökmezdi. Son yolculukta arkadaştı, insanlara. Şimdi kıymete bindi. Mezarlarda yumuşak ağaçları kullanıyorlar.

- Olsun, aynı işi gördükten sonra varsın dayanıksız olsun.

- Şehirliler de hep senin gibi konuşuyor beyim. Herkes ardıç kuşu gibi zahmet çekmektense çöplükten kolay geçinmenin, kolay yaşamanın yolunu arıyor. Ardına bakmıyor. Çocuklarım bile kasabada yanımda kalmaktansa ardıç kuşu gibi şehirde daha kolay yaşandığını görüp uçup gittiler. Sorsan hallerinden çok memnunlar. Ama geride bıraktıklarını bilmiyor, görmüyorlar.

- Sonunda sen de gelmişsin işte şehre! Buradan medet umuyorsun.

- Ama ben ardımda kalanların farkındayım. Şehirde emeğin hiç değeri yok. Her şey bol, kolay ve ucuz. Biraz paran olsun emek vermeden yaşayıp, geçip gitmek mümkün bu şehirde.

- Ne var bunda, şehirler hep böyle?

Sustu bir süre. Kafasını sağa sola sallayıp kendi kendine söylendi:
- Sevgi yok beyim. Şehirde sevgi yok! İnsan emeğini sever. Ben bu kaşıkları tek tek elimde yapıyorum. Beğeninceye kadar uğraşıyorum. Kızımın evine katkım olsun diye satıyorum ve bu beni mutlu ediyor. Elimin emeğinin beğenilip bir yerlerde kullanıldığını bilmek hoşuma gidiyor. Şehir insanı ise emek vermediği için sevmesini de bilmiyor. Ardıç kuşu gibi yaşıyor, semiriyor, ürüyor ama geride kalan ardıç ağacının çektiği acıyı bilmiyor, görmüyor.. Görse bile anlamıyor.

Bir süre daha konuşmadan oturduk o bankta. Ardıç ağacından yapılmış bir çift kaşık satın almak istedim. Sepetine göz atıp seçtiği kaşıkları gazete kâğıdına sarıp uzattı. Söylediği fiyattan fazla para vermek istedim; ederinden fazlasını almadı.

Sepetin ipini omzuna atıp, kucakladı. Helâlleştik. Sıhhiyeye doğru ağır adımlarla yürüyerek şehrin kalabalığında gözden kayboldu.

Eylül 28, 2007

Ressam

Hindistan da çok ünlü bir ressam varmış. Herkes bu ressamın yaptıklarını kusursuz kabul edecek kadar beğenirmiş.Ve onu "Renklerin Ustası" anlamına gelen Ranga Çeleri olarak tanısa da; kısaca Ranga Guru derlermiş.

Onun yetiştirdiği bir ressam olan Raciçi ise artık eğitimini tamamlamış ve son resmini yaparak Ranga Guru'ya götürmüş ve ondan resmini değerlendirmesini istemiş.

Ranga Guru ise; “Sen artık ressam sayılırsın Racaçi.Artık senin resmini halk değerlendirecek” diyerek resmi şehrin en kalabalık meydanına götürmesini ve en görünen yerine koymasını istemiş. Yanına da kırmızı bir kalem koyarak halktan beğenmedikleri yerlere çarpı koymalarını rica eden bir yazı bırakmasını istemiş.

Raciçi denileni yapmış. Ve birkaç gün sonra resme bakmaya gittiğinde görmüş ki, tüm resim çarpılar içinde ve neredeyse görünmüyor.Çok üzülmüş tabiî. Emeğini ve yüreğini koyarak yaptığı tablo kırmızıdan bir duvar sanki.

Alıp resmi götürmüş Ranga Guru'ya ve ne kadar üzgün olduğunu belirtmiş.Ranga Guru üzülmemesini ve yeniden resme devam etmesini önermiş. Raciçi yeniden yapmış resmi ve gene Ranga Guru'ya götürmüş.Tekrar şehrin en kalabalık meydanına bırakmasını istemiş Ranga Guru. Ama bu defa yanına bir palet dolusu çeşitli renklerde yağlı boya ve birkaç fırçayı, insanlardan beğenmedikleri yerleri düzeltmesini rica eden bir yazı ile birlikte bırakmasını istemiş.

Raciçi denileni yapmış. Birkaç gün sonra gittiği meydanda görmüş ki resmine hiç dokunulmamış, fırçalar da, boyalar da kullanılmamış. Çok sevinmiş ve koşarak Ranga Guru'ya gitmiş ve resme dokunulmadığını anlatmış.

Ranga Guru ise;

“Sevgili Raciçi, sen birinci konumda insanlara fırsat verildiğinde ne kadar acımasız bir eleştiri sağanağı ile karşılaşılabileceğini gördün.Hayatında resim yapmamış insanlar dahi gelip senin resmini karaladı.

Oysa ikinci konumda onlardan hatalarını düzeltmelerini istedin, yapıcı olmalarını istedin.Yapıcı olmak eğitim gerektirir. Hiçkimse bilmediği bir konuyu düzeltmeye kalkmadı, cesaret edemedi.

Sevgili Raciçi, mesleğinde usta olman yetmez, bilge de olmalısın.Emeğinin karşılığını, ne yaptığından haberi olmayan insanlardan alamazsın. Onlara göre senin emeğinin hiç bir değeri yoktur. Sakın emeğini bilmeyenlere sunma ve asla bilmeyenle tartışma” demiş.

Eylül 20, 2007

Yarı Yol

Adam ve hayattaki tek arkadası olan köpeği bir kazada birlikte ölmüşlerdi..

Gökyüzüne çıktıktan sonra bembeyaz bulutların arasında dolaşmaya başladılar.

Adam çok susamıştı...

Biraz su bulabilmek ümidiyle yürümeye devam ederken, birden kendilerini muhteşem bir manzaranın karşısında buldular..

Rengarenk çiçeklerle süslü bir bahçe, altından yapılmış bir bahçe kapısı, ve onları karşılayan beyazlar içinde bir kadın..

Adam köpeğiyle birlikte kadına yaklastı ve sordu: "Affedersiniz..Burası neresi?'‘

Kadın ona gülümsedi:"Burasi Cennet, efendim"

Adam bunun üzerine sevinçle Harika...!!!" dedi. "Peki bana biraz su verebilir misiniz? Gerçekten çok susadım"....

Kadın cevap verdi:
"Tabi efendim, içeri girin... içeride dilediginiz kadar su bulabilirsiniz.. böylece adam köpeğine döndü, "Hadi oğlum içeri giriyoruz" diyerek kapıya yürüdü..

ama kadin onu birden durdurdu:
"Üzgünüm efendim, köpeğiniz sizinle gelemez.. hayvanları içeri almıyoruz..."

Bunun üzerine adam bir an durdu, düşündü ve geri dönüp köpeğiyle birlikte geldikleri yolun tam ters yönünde yürümeye koyuldular....
Bir süre geçtikten sonra kendilerini bu kez tozlu çamurlu bir yolda buldular, ve yolun sonunda karşılarına çiftlik girişini andıran bir kapıyla yırtık pırtık elbiseli bir dede çıktı...

Adam sordu:
"Affedersiniz.... bana biraz su verebilir misiniz??"

Dede "içeri gel" dedi.. "kapıdan girdikten sonra sağ tarafta bir çeşme var..."

Adam sordu:
"Peki arkadasım da benimle gelip oradan içebilir mi?"

Dede " Tabii..." dedi..
"çeşmenin yanında köpeğinin de su içebileceği bir kase bulacaksın..."

Bunun üzerine adam kapıdan girdi... biraz yürüdükten sonra sağ tarafta çesmeyi buldu.. Adam çesmeden köpek de oracıktaki kaseden doya doya içerek susuzluklarını giderdiler....

Derken adam geri giderek girişte bekleyen dedeye sordu:
"Su için çok tesekkür ederim... Peki burası neresi..?"

Dede "Burası cennet" dedi.

Bunu duyan adam şaşırdı. "Ama nasıl olur..? az önce burası gibi kırık dökük olmayan muhteşem bir yere gittik ve orasının da Cennet olduğunu söylediler..."

Dede “şu rengarenk çiçeklerle süslü altın kapılı yer mi?" dedi... " ama orası Cehennem.."

Adam iyice şaşırmıştı "Peki ama orası sizin adınızı kullanarak insanları kandırıyor diye hiç kızmıyor musunuz..??"

Dede gülümsedi: "Kızmıyoruz... çünkü onlar kendi çıkarı için en iyi arkadaşını yarı yolda bırakanları Cennet'ten uzak tutuyorlar...."

Ağustos 01, 2007

Denizaltı

Heybeliada'daki Deniz Okulu'ndan mezun olan Ismail Türe, kendi gibi Gelibolulu olan bir genç kizakaptirir gönlünü. Iki sevgili parmaklarina nisan yüzügü taksalar da, birbirlerini çok seyrek görmektedirler. Ismail Türe denizaltida muhabere subayi olarak görevlidir çünkü. Üstegmenin aklina harika bir fikir gelir; nisanlisina isikli mors alfabesini ögretecek, Çanakkale'den geçis yapacaklari geceyi planli oldugu için önceden bildirecek ve böylelikle haberleseceklerdir.

Bogazi yüzeyden geçmekte olan denizaltinn kulesindeki denizciler sigara içmekte, sohbet etmektedirler. Aralarindan birinin heyecanli oldugu her halinden belli olmaktadir. Gelibolu kiyilarina geldiklerinde, karanlik içindeki evlerden birinden bir el fenerinin yanip söndügü görülür: "Seni seviyorum..." Arkadaslari gülümseyerek Ismail Türe'ye bakarken, genç asik elindeki fenerle sevgilisine karsilik vermektedir...

Bu olaydan sonra iki sevgilinin aski düsmez olur denizalticilarin dillerinden. Herkes, haberlesmek için kurulan isik yolunu konusur. Arkadaslari "Evlen artik su kizla da, buradan her geçisimizde selamlasmayi birak artik" diye takilirlar Ismail Türe'ye. Denizaltinin üstünün ve altinin bir oldugu yagmurlu günlerde bile, Çanakkale Bogazin'dan geçilirken, elindeki fenerle ask nöbeti tutan yakisikli denizci gözünü bir an olsun ayirmaz Gelibolu kiyilarindan.

Yine bir gün, yirmi yedi yasindaki Üstegmen, Çanakkale'den geçecekleri gün ve saati, denizaltinin ugradigi bir limandan haber verir nisanlisina. Ege Denizi'nden Bogaz'a giris yapacaklarini, en öndeki denizaltinin kulesinde olacagini bildirir. Genç kizin gözüne her zaman oldugu gibi, o gece de uyku girmez. Büyük bir sabirla pencerenin önünde oturmakta ve gözünü hiç
kirpmadan denize bakmaktadir. Fenerine yeni pil almis olsa da, arada bir yanip yanmadigini kontrol eder yine de...

Birden, dev bir kararti belirir suyun üstünde. Güneyden gelen bir denizalti, penceresinin görüs sahasina girmistir. Genç kiz pencereyi açar ve gecenin karanligina uzattigi elleriyle feneri yakip söndürür. "Seni seviyorum..."

Kulede bulunan denizaltinin komutani Bahri Kunt isareti görünce gülümser:
"Hay Allah, bu kiz denizaltilari sasirdi. Nisanlisinin denizaltisi bizim önümüzdeydi..." Bir anlik tereddütten sonra Birinci Inönü denizaltisinin komutani Bahri Kunt, yanit gönderilmezse genç kizin telaslanacagini düsünerek, karsilik verilmesini emreder. Yanindakilerin "Ne diyelim komutanim?" diye sormasi üzerine de sunlari söyler:
"Ebediyete kadar..."

O gece Üstegmen Ismail Türe'nin görev yaptigi Dumlupinar, Çanakkale Bogazi'na giris yapan ilk denizalti olmustur. Ama, Gelibolu kiyilarina gelmeden Nara Burnu açiklarinda Isveç bandirali "Naboland" adli gemi tarafindan çignenmekten kaçamamis ve yarali bir balina gibi aci dolu sesler çikararak, Çanakkale'nin karanlik sularinda kaybolmustur. Her sey birkaç dakika içinde gerçeklestiginden, arkadan gelmekte olan Birinci Inönü denizaltisi Dumlupinar'a çarpan geminin yanindan habersizce
geçerek, Gelibolu'ya ulasan ilk denizalti olur.

Genç kiz, nisanlisindan haber almanin huzuru içinde basini yastiga koydugunda, genç denizci çoktan dalmistir "ebediyete kadar" sürecek olan uykusuna!...

Sunay Akın

Temmuz 26, 2007

Hazır Cevaplar

Sokrat ölüme mahkum edildiğinde esi:
-Haksiz yere öldürülüyorsun diye ağlamaya başlayınca,
Sokrat:
-Ne yani, bir de hakli yere mi öldürülseydim?.

Bir filozofa sormuşlar:
-Sansa inanır misiniz?
-Evet, yoksa sevmediğim insanların basarisini neyle açıklardım.

Bir toplantıda bir genç M.Akif'i küçük düşürmek için:
-Affedersiniz, siz veteriner misiniz?
M.Akif hiç istifini bozmadan cevaplamış:
-Evet, bir yeriniz mi ağrıyordu?


Dünya nimetlerine önem vermeyen yasayış ve felsefesiyle ünlü filozof Diyojen, bir gün çok dar bir sokakta zenginliğinden başka hiçbir şeyi olmayan kibirli bir adamla karsılaşır. İkisinden biri kenara çekilmedikçe geçmek olanaksızdır. Mağrur zengin, filozofa:
-Ben bir serserinin önünde kenara çekilmem.
Bunun üzerine Diyojen kenara çekilerek,gayet sakin su karşılığı verir:
-Ben çekilirim.


Kulaklarının büyüklüğü ile ünlü Galile'ye hasımlarından biri:
-Efendim,kulaklarınız bir insan için büyük değil mi?
Galile cevaplamış:
-Doğru,benim kulaklarım bir insan için büyük ama,seninkiler bir eşek için fazla küçük sayılmaz mi?


Komedyen Eddie Cortar'a,
-Hastalanınca ne yapmak gerekir?diye sorulduğunda:
-Mutlaka doktora gidin demiş. Zira doktorun yaşaması gerek.Verdiği ilacıda alın, çünkü eczanecinin de yaşaması gerek. Fakat ilaçları sakın içmeye kalkmayın, zira sizinde yaşamanız gerek..

Temmuz 17, 2007

Berber Mehmet Efendi

Osman Efendi bir sabah müthiş bir baş ağrısıyla uyanır. İlaç alır geçmez. Bir iki gün bekler, ağrı devam eder.

Doktor çağrılır.Doktor muayene eder, ağrı kesiciler verir, gider.

Lakin Osman Efendi'nin baş ağrısı artarak sürer.Üstüne üstlük baş ağrısı yanısıra gözleri de yaşarmaya başlar. Başka doktorlar çağrılır...

Osman Efendi Uşak'ın ileri gelenlerindendir, ağrıyı kesene servet vaad eder. Doktorların hiçbiri ağrıyı durduramadığı gibi sebebini de bulamaz.

Ev halkı birbirine karışır, baş ağrısından geceleri uyuyamayan Osman Efendi'yi İstanbul'a götürmeye karar verirler.

İstanbul'da en iyi doktorlar seferber olur. Röntgenler, beyin tomografileri çekilir, testler yapılır...

Görünüşe bakılırsa Osman Efendi turp gibidir. Oysa dayanması gittikçe zorlaşan baş ağrısı ve göz yaşları hayatı çekilmez hale getirmiştir.

Ağrı kesici iğnelerle zor ayakta duran Osman Efendi bu defa da apar topar yurtdışına götürülür.

O devirde Amerika değil İsvicre moda, Zürih'e gidilir. Haftalarca hastanede kalınır, onlarca profesör konsültasyon yapar, testler tekrarlanır.

Sonuç: Efendi'ye teşhis konulamaz.

Artık yerinden kalkamayan Osman Efendi'ye ağrı kesici iğneler verilir, altmışlarını süren adamın ülkesine dönüp "dinlenmesi", daha doğrusu son günlerini evinde geçirmesi tavsiye edilir. Osman

Efendi bitkin, aile perişan. "Kader" denilir, Uşak'a dönülür.

Osman Efendi yayla evinde bir odaya yatırılır ve ağrı kesici iğnelerle ölümü beklemeye başlar. Bir gün, hastanın keyfi gelsin diye, Osman efendi' nin eski berberi "Berber Mehmet" cağrılır. Berber
yataktan kalkamayan Osman Efendi'yi traş ederken, adamcağız derdini anlatır ve ölümü beklediğini söyler.

Berber Mehmet bir an düşünür. "Beyim" der, "Sakın sizin burnunuzda kıl dönmüş olmasın?

" Bir bakar, "Hah işte" der "Kıl dönmüş.

"Osman Efendi'nin şaşkın bakışlarına aldırmaksızın çantasından cımbızı kaptığı gibi kılı çeker.

Ev halkı Osman Efendi'nin köyü ayağa kaldıran çığlığıyla odaya koşar. Berber Mehmet, Osman Efendi'nin elinden zor alınır ve cımbızın ucunda tuttuğu yirmi santimlik kılla kapı dışarı edilir.

Osman Efendi'nin kanayan burnuna pansumanlar yapılır, kolonyalar koklatılır ve yaşlı adam tekrar yatağına yatırılır.

Ertesi sabah Osman Efendi aylardır ilk defa rahat bir uykudan uyanır. Gözlerinin yaşarması geçmiştir.

Başağrısından ise eser kalmamıştır.

Dönen kılın sinire yürüyüp gittikçe uzayarak dayanılmaz ızdıraplara yol açtığını doktorlar ancak o zaman keşfeder. Çözümün bu kadar basit
olabileceği kimsenin aklına gelmemiştir.

Sapasağlam ayağa kalkan Osman Efendi, Berber Mehmet'i çağırtır ve ona bir servet bağışlar.

Temmuz 16, 2007

Güzellik

Küçük kız, kendini bildiği günden beri annesinden büyük bir şefkat görmüş ve ondan duyduğu sözlerle, pamuk prensesten daha güzel olduğuna inanmıştı. Ona göre, nur yüzlü ve badem gözlüydü. Bir tanecik yavrusuydu her zaman. Ama ilk okula başlayınca işler değişti.

Arkadaşları, onun hiçde güzel olmadığını, hatta çirkin bile sayıldığını söylemekteydi. Küçük kız, ilk önceleri onlara inanmadı. Çünkü herkes birbirini kıskanıyordu. Ama bir kaç yıl içinde gerçeklerle yüzleşti. Annesinin bir pamuğa benzettiği yüzü, çiçek bozuğu bir cilde sahipti. "Badem" dediği gözleri ise şaşıydı. Vücudu da bir selviyi andırmıyordu.

Demek ki annesi onu aldatmış ve yıllar yılı çekinmeden yalan söylemişti.

Genç kızın anne sevgisi, kısa bir süre sonra nefrete dönüştü.

Evlenme çağına gelmiş olmasına rağmen yüzüne bakan yoktu. Üstelik de gözleri, bütün tedavilere rağmen düzelmiyordu. Genç kız, doktorların gizlice yaptığı konuşmalardan kör olacağını anladığında çılgına döndü ve kendisini hâlâ çocukluk yıllarındaki ifadelerle seven annesinin bu yalanlarına dayanamayıp evi terk etmeye karar verdi.

Fakat annesi, uzak bir yerde iş bulduğunu söyleyerek ondan önce davrandı. Ve kazandığı paraları bir akrabasına gönderip, kızına bakmasını rica etti.

Genç kız bir süre sonra görmez oldu. Karanlık dünyasıyla baş başaydı.

Bu arada annesini hiç merak etmiyordu. Yalancıydı annesi, ölse bile bir kayıp sayılmazdı. Bir gün doktorlar, uygun bir çift göz bulduklarını söyleyerek kızı ameliyat ettiler. Ancak o, gözünü açtığında yine aynı yüzü görmekten korkuyordu.

Fakat kör olmak zordu. En azından kimseye yük olmazdı. Genç kız, ameliyat sonunda aynaya baktığında, müthiş bir çığlık attı. Karşısında bir dünya güzeli vardı. Gerçekten de harika bir kızdı gördüğü.

Yüzündeki bozukluklar tamamen kaybolmuştu. Çok kemerli olan burnu düzelmiş, kepçe kulakları normale dönmüş ve yaban otlarını andıran saçları, dalga dalga olmuştu.

Genç kız, yanındaki yaşlı doktora sevinçle sarılarak:

- Sanki yeniden dünyaya geldim!. dedi. Yüzümde hiçbir çirkinlik kalmamış. Estetik ameliyatı siz mi yaptınız?

Yaşlı doktor:

- Böyle bir ameliyat yapmadık kızım!. diye gülümsedi. Annenin bağışladığı gözleri taktık. Sen, onun gözünden gördün kendini!..

Nisan 23, 2007

Mümkün Olmuyor Ağlamak Ama Sol Yanım Acıyor

Merhaba anne
Yine ben geldim
Merak etme okuldan çıktımda geldim

Annelerde babalar gibi merak eder mi bilmiyorum ama Ali Okula gitmezsen annem çok kızar merak eder demişti de. Onun için Söylüyorum Geçen hafta öğretmen Sağ elimde sarımsak Sol elimde soğan dedirte öğretti sağımı solumu. Ben biliyorum artık anne sağımı solum neresi. Ağrıyan yanımın neresi olduğunu şimdi iyi biliyorum anne. Hani geçen geldiğimde şuram acıyor işte şuram demiştim de. Bir türlü söyleyememiştim ya acıyan yanımı anne bak şimdi söylüyorum şuram işte sol yanım çok acıyor anne.

Hem de her gün acıyor anne her gün.. Dün sabah annesi Ayşe’nin saçlarını örmüştü elinden tutup okula getirdi. Yakası da dantel di zil çalınca öptü hadi yavrum sınıfa dedi. Ben de ağladım. Ağladım hiç de utanmadan. Öğretmen ne oldu dedi. Düştüm dizim çok acıyor dedim. Yalan söyledim anne Dizim acımıyordu Ama sol yanım çok acıyordu anne.. Bu gün ben de saçım örülsün istedim, babam ördü ama onunki gibi olmadı. Dantel yaka istedim.. Babam Ben bilmem ki kızım dedi. Bari okula sen götür dedim. Kızım iş dedi.

Bende bana ne dedim ağladım. kızım ekmek dedi babam.. Sustum ama okula giderken yine ağladım anne. Ha bi de sol yanım yine çok acıdı anne. Herkesin çorapları bembeyaz, benimkiler gri gibi. Zeynep annem beyazlara renkli çamaşır katmadan yıkıyormuş dedi. Babam hepsini birden yıkıyor. Babam çamaşır yıkamasını bilmiyor mu anne. Uff babam her gün domates peynir koyuyor beslenmeme.Üzülmesin diye söylemiyorum ama, arkadaşlarım her gün kurabiye börek pasta getiriyor. Biliyorum babam pasta yapmasını bilmez anne. Hava kararıyor ben gideyim anne. Babam bilmiyor kaçıp sana geldiğimi. Duyarsa kızmaz ama çok üzülür biliyorum

Kim bozuyor toprağını, Çiçeklerini kim koparıyor. İzin verme anne ne olur toprağına el sürdürme. Eve gidince aklıma geliyor bide bunun için ağlıyorum. Bak kavanozda biriktirdim. Üzerine de resmini yapıştırıp başucuma koydum. Her sabah onu öpüyor kokluyorum. Kimseye söyleme ama anne, bazen de konuşuyorum onunla. Ne yapıyım seni çok özlüyorum anneHa unutmadan, öğretmen yarın anneyi anlatan bir yazı yazacaksınız dedi. Ben babama yazdıracağım. Öğretmen anlarsa çok kızar ama bana ne kızarsa kızsın. Ben seni hiç görmedim ki neyi nasıl anlatacağım anne. Senin adın geçince sol yanım acıyor anne, hiçbir şey yutamıyorum bazen de dayanamayıp ağlıyorum. Kağıda da böyle yazamam ya anne. Ben gidiyorum anne. Toprağını öpeyim sen de rüyama gel beni öp. Mutlaka gel anne.

Sen rüyama gelmeyince, Sol yanımın acısıyla uyanıyorum anne. Sol yanım acıyor anne. İşte tam şurası. Sol yanım çok acıyor anne. Seni çok özledim. Anne çoook...

Mart 31, 2007

Beş Maymun Hikayesi

Bir gün bilim adamlarının kafalarına esmiş, çok enteresan bir deney yapmışlar...

Önce bir kafesin tavanına bir hevenk muz asmışlar. Sonra bu kafese hiçbir şeyden habersiz beş zavallı maymuncuğu doldurmuşlar.

Muzu gören maymunların gözleri parlamış tabii. Hemen birisi atılmış, kafesin tellerine tırmanarak muza doğru seğirtiyormuş ki... dışarıdan tazyikli su tutarak maymunu aşağı indirmişler.

Gariban, başına ne geldiğini pek anlamamakla beraber paldır küldür yere inmiş.

Derken öbürü atılmış muza, tabii onu da ıslatmışlar hemen. Öbürü, öbürü ve hepsi aynı şekilde ıslatılmışlar böylece.

Ve sonuçta, tavanda sallanan enfes muzlar ve onları almaya cesâret edemeden altında bekleyen beş ıslak maymundan müteşekkil bir manzara çıkmış meydana.

Ardından ıslak maymunlardan biri kafesten çıkartılıp, yerine bir kuru maymun koyulmuş. Yeni gelen, tavanda sallanan güzelim muzları görür görmez atılmış hâliyle. Öbürküler tecrübeliler tabii. Hemen yakalayıp alaşağı etmişler kuru maymunu. Sonra da belki dersini almamıştır diye bir güzel de dövmüşler.

Böylece, dördü ıslak biri kuru ama hiç biri de muzları almaya yanaşamayan maymunlar elde edilmiş.

Bir sonraki aşamada bir ıslak maymunla hiçbir şeyden habersiz bir kuru maymun daha değiştirmişler. Aynı şeye teşebbüs edince, üç ıslak bir kuru maymundan ve bilhassa da kuru olanından esaslı bir sopa da o yemiş.

Bu işlemi tekrar etmişler. Sırayla önce iki kuru iki ıslak sonra üç kuru bir ıslak maymun kafese yeni giren kuru maymunu ilk teşebbüsünde hemen cezâlandırmışlar.

Nihâyet son denemede, kafesteki son ıslak maymunu da çıkartarak yerine bir kuru maymun koymuşlar. Netice ibretlik olmuş.

Niçin olduğunu bilmedikleri halde dört kuru maymun niye olduğunu anlayamayan bir kuru maymunu muzu alma teşebbüsüyle hemen yakalayıp bir güzel pataklamışlar.

İşte ideolojilerin tabulara dönüşümünün hoş bir anlatımı...

Mart 25, 2007

Cırcır Böceği

Bir gün new yorkta bir grup iş arkadaşı yemek molasında dışarıya çıkarlar. Gruptan biri kızılderilidir. Yolda yürürken insan kalabalığı, siren sesleri, yolda çalışma yapan işçilerin araçlarının çıkardığı gürültü, araçların korna sesleri arasında ilerlerken kızıldereli kulağına cır cır böceği sesinin geldiğini söyler ve aranmaya başlar. Arkadaşları bu gürültünün arasında bu sesi duyamayacağını kendisinin öyle zannettiğini söyleyip yollarına devam ederler.

Aralarından bir tanesi inanmasa da onunla birlikte aramaya devam eder. kızıldereli caddenin karşısına doğru yürür arkadaşı da arkasından takip eder ve o binaların arasında bir kaç tutam yeşilliğin arasında gerçekten bir cır cır böceği bulurlar.

Arkadaşı kızıldereliye senin insanüstü güçlerin var bu sesi nasıl duydun diye sorar, kızıldereli ise bu sesi duymak için insanüstü güçlere sahip olmaya gerek olmadığını söyleyerek arkadaşına kendisini izlemesini söyler.

Kaldırıma geçerler ve kızıldereli cebinden çıkardığı bozuk parayı kaldırımda yuvarlayarak atar, bir çok insan bozuk para sesinin ceplerinden düşen bir paramı diye sesin geldiği yöne doğru bakar kızıldereli arkadaşına dönerek, gördün mü önemli olan nelere değer verdiğin ve neleri önemsediğine bağlıdır. Her şeyi ona göre duyar , görür ve hissedersin der .

Mart 06, 2007

Taş

Zengin bir adam mersedes arabası ile şehirdeki dar bir yoldan geçiyordu. Birden, yoluna aniden fırlayarak elindeki taşı arabasına atan bir çocuk gördü.

Kapısına çarpan taşın sesi ile ani fren yapınca, arabası kaldırım taşına çarparak durabildi.

Adam öfke ile arabadan fırlayıp, taş atan çocuğu kolundan tutarak sarsmaya ve "Sen ne yapıyorsun serseri, bak arabamı ne hale getirdin" diyerek bağırmaya başladı.

Üzgün ve suçlu tavır içindeki çocuk "Amca lütfen kızma, sizden önce geçen arabalara durmaları için işaret ettim, arabaların hiç biri durmayınca, sizin arabaya taş attım" dedi.

Ve, gözyaşları içinde, kenarda devrilmiş duran bir tekerlekli özürlü arabasını ve o arabadan düşerek yerde yatan birisini göstererek "Ağabeyim yürüyemiyor, onu tekerlekli arabası ile gezdirirken, kayıp devrildi. Ağabeyim yere düştü, kaldırmaya gücüm yetmedi, gelen geçen kimse de yok, siz onu yerden kaldırıp tekerlekli arabasına tekrar oturtmama yardım edermisiniz" dedi..

Zengin adam, ne diyeceğini bilemeden, boğazındaki düğümden yutkunarak kurtulmaya çalışarak, yerde yatan çocuğun yanına gitti, onu kaldırıp tekerlekli arabasına oturttu ve cebinden temiz bir mendil çıkararak bacağındaki kanları sildi.

Küçük çocuk abisini tekerlekli arabasıyla alıp giderken, hiçbir şey söyleyemeden arkalarından bakakaldı.

Arabasına döndüğünde, çocuğun attığı taşın, arabasının kapısında bıraktığı oyuk şeklindeki DERİN İZİ gördü.

Ve zengin adam, bu derin taş izini hiçbir zaman tamir ettirmedi. Arabadaki bu taş izini şu mesajı hiç unutmamak için sakladı:

"Hiçbir zaman, yaşamın içinden, birilerinin seni durdurmak ve dikkatini çekmek için TAŞ ATMAYA mecbur kalacağı kadar HIZLI geçme.

Allah , ruhumuza fısıldar ve kalbimize konuşur.

O sesi dinlemek için vaktimiz olmadığında ise, bize TAŞ FIRLATMAK zorunda kalır.

İster fısıltıyı dinle, ister taşı bekle..............

Seçim senin..........................."
Yaşamın içinden son hızla geçerken, bir an durup, kendi hayatımızda da bize bazı şeyleri hatırlatmak için atılan TAŞLAR olup olmadığını bir düşünelim.........

Şubat 13, 2007

Hamal

Eski zamanlardi. Yollarin olmadigi zamanlar...
Demek ki fakirdi bizim gibi çogu kimse; ki, ayni yüke talip olacak hamallar bulmak zor olmuyordu...

Ister gerçek bir zaman dilimi oldugunu varsayin bunun; isterseniz, zihnimin yansidigini düsünün, önünüzdeki kagida, fark etmez...)

Hamalsan... Iki sey önemli oluyor senin için; Yük, ve yol...

Bu mesafeyi asabilirsen ancak sirtina aldigin yükle, ücret mevzubahis oluyor. Aksi olursa; cereme çekiyorsun! Bunu düsünüyordum.

Yanimdaki hamalla yola çiktik... Ihtiyardi. Kendinden büyük bir yük almisti. Benim sirtimda ise birkaç bavul vardi sadece, onunkinin çeyregi... Diyordum ki içimden; "Çok gitmeden kivrilirsa titreyen bacaklari, yüklenirim sirtindaki yükün yarisini!.."

Nitekim, çok geçmeden dedi ki: "Mola vakti. Gel biraz dinlenelim!.." Ne molasi, dedim ona hayretle. Ben daha terlemedim!.." Sözüme aldirmadi. Durdu. Çöktü. Salarken yükünün ipini; "Sen de dinlen hadi" dedi.

Benim canim sikilmisti bu ise. Genç oldugumu düsünüyordum,ondan Kuvvetli oldugumu düsünüyordum, bunun gibi bir bunakla yola çikmamin ne büyük hata oldugunu düsünüyordum...

O ihtiyar, bir bacagini azicik uzatmis halde sessizce dinleniyorken; ben huzursuz sekilde ayakta dolaniyordum.

Bir saat kadar sonra gene durdu, oturdu, dinlendi; ben kizginlikla Dolandim etrafinda... Yükünü indirip sen de dinlen", demesine aldirmadim, ona daha çok
kizdim... Sonra gene durdu. Bana da "dinlenmemi" söyledi gene, ama dinlenmedim.

Yarim saat sonra; "dinlenelim mi" diye sordu, aksi aksi basimi salladim...

Kaçinci molasiydi hatirlamiyorum; birden bire dizlerimin bagi çözüldü. Kafamin içinde uçusan kara kara sinekler sustu, çöküp kaldim. Kayis kolumdan çikti, sirtimdaki bavullar kaydi... Ne kadar zaman geçtigini fark etmedim. Uyumustum da uyandim mi, yoksa bayilmistim da ayildim mi anlamadim... Baktim; kendi kocaman yükünün üzerine benim bavullarimi da baglamisti...

Küçük tasina birazcik su koyup dudagima dayadi, içtim. Sonra koluma girerek;"Hadi kalk, dedi. Bana yaslan. Agir agir gider, ve bir süre sonra gene dinleniriz."

Dedigini yaptim. Omzundan güç aldim, ama asil anlattiklari iyi geldi bana. Ben yillarin hamaliyim, dedi. Nice pehlivan yapili adamlar gördüm. Çogu, dinlenmek istemediklerinden; yükleriyle birlikte kendilerini de topraga serdi sonunda...

Yolda gördügümüz saçilmis kuru kemiklerin çogu anlattigim bu insanlara aitti... Halbuki... Bir yükü "tasimak" bizim isimiz; altinda ezilmek,degil!..Unutma
ki bir yük; tasidikça agirlasir. Dinlenerek, sen yükünü hafifletiyorsun!

Belki günün birinde hamalligin sekli degisir. Belki o günleri ben göremem. Ama sen kavusursan o zamanlara; aman ha, kafanin içinde de sakin yük
tasima... Aksamlari birak, ve hafifle... Sabah dinlenmis olarak yeniden tekrar tasirsin yükünü.

BİZİM İŞİMİZ , BUGÜNÜ YARINA TAŞIMAK; BUGÜNÜN ALTINDA YOK OLMAK DEĞİL!

Çünkü yarinlarda bizi Bekleyenler var, tasidiklarimizi bekleyenler var...

Şubat 10, 2007

Yarım Kalmış Umutlar

Eşimle birlikte önünden geçtiğimiz büyük bir alışveriş merkezinin vitrinindeki “Boşaltıyoruz" yazısını görünce, eşimi unuttum kendimi merkezin spor eşyalar bölümüne atıverdim birden. Eşim arkamdan her zamanki "huysuz koca" tavrıyla seslendi: "Hiçbir şeye gereksinimimiz yok ki" dedi. "Hepsi pahalı, ıvır zıvır eşyalar. Zaten iyi birşey olsalardı, koskoca merkezi kapatmak zorunda kalmazlardı."

İçeri girerken onu yanıtsız bırakmadım: "Ama, spor mağazası bu" dedim. "Torunlar için belki birşeyler bulabiliriz." Birden, onun yıllardır banyoda asılı tuttuğu ve üzerine "Rûyalarımın Teknesi" yazdığı teknenin fotografı geldi aklıma. "Sen de gelseydin iyi olurdu" dedim. "Kimbilir belki de, o ünlü 'Rûyalarının teknesi'ni bile görebilirsin içeride..."

Gözleri, yuvalarından fırlayacakmış gibi açıldı: "Delirdin mi sen?" dedi. "Benim istediğim teknenin türü, Supremo Numero Uno'dur. 6,000 dolar biriktirmeyi başardığım gün gidip, o bebeği üretici firmasından satın alacağım. Hem benim 'Rûyalarımın Teknesi'nin yeri, iflas etmekte olan böyle bir mağazada değildir... Onun yeri çok daha büyük ve zengin mağazalardır..."

Yalnızca içimden değil, ona duyurarak da söylendim: "Yaşamımda senin kadar huysuz adam görmedim!" dedim. "Kalabalık yerlerden hoşlanmazmış... Git o halde kahveye, orada bekle beni... Ben şöyle bir göz atıp, birşey almadan gelirim. Yarım saat sonra dönerim."

Eşim de bana bakarak homurdandı: "Yapamayacağın şeyleri yapacağım deme, yaşlı kız" dedi. Sonra da gülerek sürdürdü homurdanmasını: "Gözlerimle görmeden inanmam birşey satın almadan çıkacağına... Her zaman yaptığın gibi, yine gereksiz bir sürü ııvır zıvır satın alıp, gelirsin..."

Eşimin bu sözleri beni iyice sinirlendirdi. Ben ki her zaman, bilinçli bir tüketici olmakla övünürüm ve çok çok iyi de pazarlık yaparım... Üstelik, eşimin de, benim de emeklilik maaşımızı, çok kişinin altından kalkamayacağı bir ustalıkla idare ederim. Kendi kendime söz verdim: "Gösteririm ben ona" dedim içimden. "Bir çöp bile alma yayım da, görsün kendimi ne denli frenleyebileceğimi..."

Böyle söylene söylene alışveriş merkezine girdim. Koridorlar boyunca hokey ve golf sopaları, basket topları, egzersiz malzemeleri, oltalar, çocuk oyuncakları sıralanmıştı. Hemen her adımda karşımda şu duyurular göze çarpıyordu:
"Kapanış nedeniyle olağanüstü ucuzluk...”, “%80'e varan indirim”, “İade kabul edilmez."
Bir aşağı, bir yukarı yürüyerek, gerçekten komik rakamlara düşürülmüş fiyatları büyük bir keyifle seyre başladım.

Birden, koridorun sonunda bir yerde, eşimin "Rûyalarımın Teknesi" dediği tekneyi gördüm karşımda. Orada, çok özel bir köşede, gümüş rengiyle, cankurtaran yelekleriyle ve tüm balıkçı araç gereçleriyle, sanki canlı canlı duruyordu karşımda. Yıllardır banyomuzda duran fotografı nedeniyle onu, en ince ayrıntısına dek tanıyordum. Soluğum kesilir gibi oldu, gözlerimi kırpıştırdım birkaç kez.

Evet, evet... Düş görüyor değildim. Karşımdaki tekne bir serap değildi. Hâlâ oradaydı. Herşeyiyle, tam bir Supremo Numero - Uno. Kalbim hızla çarpmaya başladı. Kalabalığı yararak, koşarcasına gittim teknenin yanına.

Tekneyi görünce şaşırdığım yetmemiş gibi şimdi de, üzerindeki fiyat şaşırttı beni: Söylesem inanabilir misiniz? Yalnızca 750 dolar yazılıydı fiyat etiketinin üzerinde. Etiketteki asıl fiyat olan 6,750 doların üstüne, kırmızı kalemle bir çapraz işareti konulmuş, altına da, teknenin indirimli fiyatı olan 750 dolar yazılmıştı. Gözlerime inanamadım. 6,000 dolarlık bir indirim nasıl yapılabilirdi? Kesinlikle bir yanlışlık olmalıydı. Durumu açıklaması için mağazanın bir yetkilisiyle konuşmak istedim.

Yakasında "Merhaba. Ben Matthew" yazan bir delikanlı görünce, hemen kolundan yakaladım onu. "Gel bakalım, Matthew" dedim. "Bana şu Supremo Uno teknesinden söz et biraz... Neden 750 dolara satıyorsunuz bunu? Bir yerinde bozukluğu, kırığı döküğü mü var yoksa?"

Matthew şiddetle karşı koydu: "Ne denli büyük indirim yapılmış olursa olsun, hiçbir malımızda bozukluk yoktur" dedi. "İşi bırakıyoruz, mağazayı kapatıyoruz, hepsi bu... Malları bir an önce elden çıkarmaya bakıyoruz..." 6000 dolarlık indirim, onu da biraz şaşırtmıştı. "İsterseniz bir gidip, denetleyeyim" dedi. "Bu denli çok indirim benim de dikkatimi çekti."

Matthews birkaç dakika içinde döndü ve ellerini ovuşturarak özür diledi: "Çok çok üzgünüm, hanımefendi" dedi. "Bir arkadaşımızın etiketi yazarken yanlışlık yaptığı ortada... İndirimli satış fiyatının 4,750 dolar olması gerekiyor." Sonra içtenlikle sürdürdü açıklamasını: "Babam, bu fiyatın yine de çok çok düşük olduğunu söyledi" dedi. "Bu teknenin piyasa değerinin 8,000 doların üzerinde olduğunu bildirdi."

Kısa bir süre içinde sevinç, şaşkınlık ve düş kırıklığı duygularını yaşamanın heyecanıyla gözlerim yaşardı. "Böylesi güzel birşey, elbette gerçek olamazdı zaten" dedim. "Bu tekne, yıllardır eşimin düşlerini süslüyordu. Üzerindeki 750 dolarlık etiketi görünce, bu tekne, kısa bir süre için de olsa, sanırım benim de düşlerime girdi. Cuma günü eşimin doğum günüdür... 62'sini dolduruyor. Sağlık sorunları yüzünden biraz erken emekli olmuştu. Emekli maaşıyla geçinmenin kolay olmadığını bilmesine karşın, o inatçı keçi, her hafta 10 dolar biriktiriyor. Neymiş, günün birinde mutlaka kavuşacakmış teknesine... Buna yani...
Supremo-Uno'suna... Yaşlı bir adamın çılgın düşü işte. Emeklilik günlerini böyle bir teknede balık tutarak geçirmeyi düşler, durur."

Birden durdum. Ben ne yapıyordum böyle? Yirmisine bile gelmemiş bir delikanlıya, eşimle ilgili neler anlatıyordum böyle? Delikanlıdan özür diledim ve tam dışarı çıkmak üzereyken baktım, soluk soluğa arkamdan koşuyor:
"750 dolarınızdan başka, nakliye için 25 dolarınız daha var mı, hanımefendi?" dedi. Önce şaşırdım sonra kekeleyerek yanıtladım: "Evet, evet var" diyebildim.

"Bankadaki paramın tümü bu kadar zaten..."

Matthews, bir kez daha şaşırmama, hatta olduğum yerde donup kalmama neden oldu:
"O halde, cuma sabahı saat 10'da, tekneyi adresinize teslim edilmek için yola çıkardığımızda, siz de eşinizi evinizin ön verandasına çıkarın. Yaşgünü için üzerine kurdele de takarız."

Kendimi tutamadım, hıçkırarak ağlamaya başladım. Titremesini bir türlü engelleyemediğim yaşlı elimle çeki yazarken baktım, Matthew da ağlamak üzereydi. Kendini güçlükle tutuyordu.

"Ben de size ailemizle ilgili bir sır vereyim, hanımefendi" dedi. "Bu alışveriş merkezi dedemindi. Otuz yılı aşkın bir süredir burayı o işletiyordu. Yaşamda tüm istediği, bir gün bu işi bırakmak ve tüm zamanını, teknesiyle denize çıkıp, keyifle balık tutarak geçirmekti. Bu tekneyi geçen yıl kendisi için sipariş etmişti ama kullanacak zamanı olmadı."

Matthews kendini daha fazla tutamadı, ağlamaya başladı: "Dedem, geçen hafta, aniden öldü" dedi. "Yaşlı da sayılmazdı. 68 yaşındaydı. Babam da, ben de, eşinizin bu tekneyi almasını ve onla denize çıkıp, balık tutmasını çok istiyoruz. Çünkü babam da, ben de, eşinizin bu teknede sahip olacağı mutluluğun, dedemin ruhuna huzur vereceğine inanıyoruz."

Çantamdaki kağıt mendil paketinden bir mendil çıkardım, Matthews'a uzattım. İkimiz de, anlatılması olanaksız bir duygu selinde kaybolmuş gibiydik. İkimiz de, burunlarımızı çeke çeke ağlıyorduk.

"Babam ve ben, sizden bir konuda bize söz vermenizi istiyoruz" dedi Matthews. "Eşinizin bu teknede, olabildiğince uzun bir yaşam süreceğine dair söz istiyoruz izden..."

Matthews'u kucakladım, yaşlı kollarımın tüm gücüyle onu göğsüme bastırdım. "Söz, Matthews" dedim. "Kendi adıma da, eşim adına da, söz veriyorum, sana da, babana da ve hatta dedene de..."

Lorraine M. Gregoire

Şubat 04, 2007

Gece Yarısı

Yıllar sonra çocuk evlenmiş, çoluk çocuk sahibi olmuş. Birgün, gecenin bir yarısı saat 3:30 civarları telefonu çalmış. Telefondaki ses, annesinin sesiymiş çocuk;

- Ne var Anne, ne istiyorsun bu saatte, neden beni rahatsız ediyorsun ? Sabah arasan olmaz mıydı gibilerinden, annesini azarlayıcı sözler sarfetmiş.

Annesi, biraz buruk, biraz da ağlamaklı bir ses tonu ile;

Bundan 25 yıl önce de bir gece yarısı 3:30 da sen beni rahatsız etmiştin.
" DOĞUM GÜNÜN KUTLU OLSUN OĞLUM " demiş...

Ocak 01, 2007

Kahve Patates ve Yumurta

Bir zamanlar, her seyden sürekli sikayet eden; her gün hayatinin ne kadar berbat oldugundan yakinan bir kiz vardi. Hayat, ona göre, çok kötüydü ve sürekli savasmaktan, mücadele etmekten yorulmustu.

Bir problemi çözer çözmez, bir yenisi çikiyordu karsisina. Genç kizin bu yakinmalari karsisinda, meslegi asçilik olan babasi ona bir hayat dersi vermeye niyetlendi.

Bir gün onu mutfaga götürdü. Üç ayri cezveyi suyla doldurdu ve atesin üzerine koydu. Cezvelerdeki sular kaynamaya baslayinca, bir cezveye bir patates, digerine bir yumurta, sonuncusuna da kahve ekirdeklerini koydu.

Daha sonra kizina tek kelime etmeden, beklemeye basladi. Kizi da Hiçbir sey anlamadigi bu faaliyeti seyrediyor ve sonunda karsilasacagi seyi görmeyi bekliyordu. Ama o kadar sabirsizdi ki, sizlanmaya ve daha ne kadar bekleyeceklerini sormaya basladi. Babasi onun bu israrli sorularina cevap vermedi.

Yirmi dakika sonra, adam, cezvelerin altindaki atesi kapatti. Birinci cezveden patatesi çikardi ve bir tabaga koydu. Ikincisinden yumurtayi çikardi, onu da bir tabaga koydu.

Daha sonra son cezvedeki kahveyi bir fincana bosaltti. Kizina dönerek sordu:

- Ne görüyorsun ?

- Patates, yumurta ve kahve ? diye alayli bir cevap verdi kizi.

Daha yakindan bak bir de dedi baba, patatese dokun. Kiz denileni yapti ve patatesin yumusamis oldugunu söyledi. Ayni sekilde, yumurtayi da incele.

Kiz, kabugunu soydugu yumurtanin katilastigini gördü. En sonunda, Kizinin kahveden bir yudum almasini söyledi. Söylenileni yapan kizin yüzüne, kahvenin nefis tadiyla bir gülümseme yayildi. Ama yine de bütün bunlardan bir sey anlamamisti:

- Bütün bunlar ne anlama geliyor baba ?

Babasi, patatesin de, yumurtanin da, kahve çekirdeklerinin de ayni sikintiyi yasadiklarini, yani kaynar suyun içinde kaldiklarini anlatti.

Ama her biri bu sikinti karsisinda farli farkli tepkiler vermislerdi.

Patates daha önce sert, güçlü ve tavizsiz görünürken, kaynar suyun İçine girince yumusamis ve güçten düsmüstü.

Yumurta ise çok kirilgandi; disindaki ince kabugun içindeki siviyi koruyordu. Ama kaynar suda kalinca, yumurtanin için sertlesmis katilasmisti.

Ancak, kahve çekirdekleri bambaskaydi. Kaynar suyun içinde kalinca, kendileri degistigi gibi suyu da degistirmislerdi ve ortaya tamamen yeni bir sey çikmisti.

- Sen hangisisin ? diye sordu kizina.

Bir sikinti kapini çaldiginda nasil tepki vereceksin ?

Patates gibi yumusayip ezilecek misin?

Yumurta gibi, kalbini mi katilastiracaksin ?

Yoksa, kahve çekirdekleri gibi, basina gelen her olayin duygularini olgunlastirmasina ve hayatina ayri bir tat katmasina izin mi vereceksin?

Popüler Yayınlar