Mayıs 08, 2018

Karakter


Üniversite hocası sınıfta tahtaya kocaman bir tane 1 rakamı yazmış ve; “Bakın bu karakterdir. Hayatta sahip olabileceğiniz en değerli şey..” demiş.
Daha sonra 1'in yanına yanına 0 yazmış.
“Bu ise başarıdır.
Başarılı bir karakter 1'i 10 yapar.”.
Sonra bir 0 daha yazmış… “Bu tecrübedir, 10 iken 100 olursunuz.”.
0'lar böyle uzayıp gidiyor;
Yetenek..
Disiplin..
Sevgi..
Eklenen her yeni 0'ın kişiliği 10 kat arttırdığını anlatır hoca.
Sonra eline silgiyi alır ve en baştaki 1'i siler.
Geriye bir sürü 0 kalır..

Ve şöyle der;
“Karakteriniz yoksa öbürleri hiçtir..” "

Mart 21, 2018

Taş

Adam,  hayatın değerini soran oğluna bir taş verir ve bunu markete götürüp satmasını söyler. Fiyatını sorana da, sadece elinin 2 parmağını gösterip, hiçbir şekilde konuşmamasını öğütler.

Çocuk markete gider. Az sonra bir kadın yanına yaklaşarak taşla ilgilenir:

Kaça bu taş? Bahçemde bir yere koymak isterim.

Çocuk iki parmağını kaldırır.

2 dolar mı? Pekala almak isterim.

Çocuk babasına koşar ve olanları anlatır. Babası bir yorum yapmaz ama bu kez de onu bir müzeye gönderir.

Görevli inceler ve taşın fiyatını sorar. Çocuk yine 2 parmağını kaldırır ve başka bir şey söylemez. Görevli:

200 dolar mı? Müzemiz için iyi bir parça, almak isteriz.

Çocuk yine şaşkın. Babasına koşar. Babası yine sessiz. Son olarak oğlunu, değerli  taşlar satılan bir mağazaya yönlendirir. Kuyumcu eline aldığı taşa şaşkınlıkla bakar ve sorar:

Nereden buldun bunu?  Dünyanın en değerli ve en nadir bulunan taşlarından biridir. Kaça veriyorsun?

Çocuk her zaman olduğu gibi 2 parmağını kaldırır ve bekler.

Adam:  200.000 dolar mı?  Olabilir. Alabilirim der.

Çocuğun kafası  iyice karışmış, doğruca babasına koşar ve konuşmaları aktarır.

Babası oğluna dönerek:

‘’Sevgili, oğlum. Şimdi hayatın değerini anladın mı?

Senin nereden geldiğin,  nerede doğduğun,  teninin rengi,  ne tür bir zenginlik içinde yaşadığın önemli değildir. Önemli olan kendini nerede konumlandırdığın, etrafını  hangi insanlarla çevrelettiğin.  Kendini nasıl taşıdığındır.

Hayatını  2 dolarlık taş gibi hissederek ve  yine;  tüm hayatını  seni 2 dolarlık taş gibi gören insanlarla yaşayabilirsin.  Oysa  herkesin içinde bir elmas madeni vardır. İçindeki pırlantayı keşfettiğin gibi, etrafına topladığın diğer insanların kendi değerlerini fark etmelerini sağlayabilirsin. Etrafını, senin değerini bilen insanlarla çevirebilirsin.

Kendimizi  bir markete de, bir mücevher dükkanındaki bir vitrine de koyabiliriz. Bu seçimimizdir.

Çevremizdeki  insanları akıllı seçmektir aslolan…

Fark yaratacak olan budur. ‘’

Şubat 10, 2018

Edison


Thomas Edison bir gün eve geldiğinde annesine bir kağıt verdi ve “Bu kağıdı öğretmenim verdi ve sadece sana vermemi tembihledi”. dedi.

Annesi kağıdı gözyaşları içinde oğluna sesli olarak okudu: “Oğlunuz bir dahi. Bu okul onun için çok küçük ve onu eğitecek yeterlilikte öğretmenimiz yok. Lütfen onu kendiniz eğitin.”

Aradan uzun yıllar geçtikten sonra Edison’un annesi vefat ettiğinde, o artık yüzyılın en büyük bilim adamlarından biriydi ve bir gün eski aile eşyalarını karıştırırken birden bir çekmecenin köşesinde katlı halde bir kağıt buldu ve alıp açtı.

Kağıtta “Oğlunuz “şaşkın” (akıl hastası) bir çocuktur. Artık kendisinin okulumuza gelmesine izin vermiyoruz…” yazılıydı.

Edison saatlerce ağladıktan sonra günlüğüne şu satırları yazdı: Thomas Alva Edison, kahraman bir anne tarafından, yüzyılın dahisi haline getirilmiş, “şaşkın” bir çocuktu.

Mart 10, 2017

Ressam


Köyde yaşayan yaşlı bir ressam vardı. Olağanüstü güzel resimler yapıp iyi fiyata satardı. Bir gün köyden bir fakir gelip dedi ki :
-Yahu senin durumun iyi.  Neden kimseye yardım yapmıyorsun.  Bak fırıncı fakirlere ara ara bedava ekmek veriyor. Kasap bazen bedava et veriyor. Sen neden hiç yardım etmiyorsun?

Ressam tebessüm etti ama bir şey demedi.

Bu fakir bütün köyde sabah akşam ressamın aleyhinde konuşuyor ve ressamı kötülüyordu.

Bir gün ressam hasta oldu. Kimse de onun yanına gelmedi ve sonunda ressam öldü. Aradan bir kaç gün geçti. Artık ne fırıncı ekmek verdi fakirlere ne de kasap et verdi. Sordular neden fakirlerin hakkını kestiniz?

Dediler ki her ay başı o merhum ressam bize para verip fakirlere ekmek ve et vermemizi söylerdi. O ölünce para veren kalmadı. İşte o yüzden...

Kasım 10, 2016

Bardağın Ağırlığı

Profesör, elinde, içi dolu bir bardak tutarak dersine başladı.

“Bu bardağın ağırlığı sizce ne kadardır?” diye sordu.

Öğrenciler, ’50gr!’ …. ’100gr!’ …. ’125gr’ cevabını verdiler.

“Bardağı tartmadıkça gerçekten ben de bilemem” dedi profesör ve devam etti:“

Ama, benim sorum şu:

Bu bardağı böyle birkaç dakikalığına tutsaydım ne olurdu?”

- Hiçbir şey

- Tamam, peki 1 saat boyunca tutsaydım ne olurdu?

- Kolunuz ağrımaya başlardı.

- Haklısın; peki ya 1 gün boyunca tutsam ne olur?

- Kolunuz iyice ağrır, adaleniz spazm yapar, belki de  çözüm bulmak için hastaneye gitmek zorunda kalırsınız.

 Sorularına cevap alan profesör, can alıcı noktaya temas etti:

- Peki tüm bu sorunlar olurken bardağın ağırlığında bir değişme ortaya çıktı mı?

Öğrenciler bir ağızdan cevapladılar:

“Hayır.”

- Peki o takdirde, zaman içinde kolun ağrımasına ve kas spazmına yol açan olay neydi?

 Profesör ikinci bir soru daha sordu:

- Acıdan ve ağrıdan kurtulmak için ne yapmam gerekir bu durumda?

- Bardağı bırakırsanız, rahatlarsınız.

 Profesör beklediği cevabı almıştı. Öğrencilerini kutladı ve bütün bu soruları sormasına sebep olan açıklamayı yaptı:

“Hayatın problemleri de böyle bir şeydir. Onları kafanda birkaç dakika tutarsan, bir sorun yaratmaz. Uzun bir süre düşünürsen, başın ağrımaya başlar. Ama hiç aklından çıkarmazsan,artık başka bir şey düşünemez hale gelirsin; bu seni bitirir. Elbette hayatınızdaki sorunları düşüneceksiniz; halletmeye çalışacaksınız. Ama en önemlisi, onları, her günün sonunda, uyumadan önce yere bırakmaktır. Bu şekilde strese girmez ve sabah taze bir beyinle uyanırsınız. Taze bir güne, yeni sorunlarla mücadele azmini kazanarak başlamış olursunuz. Bu yüzden arkadaşlarınıza vereceğiniz en önemli tavsiye, ‘Bardağı yere bırak’ olmalıdır.”

Ağustos 22, 2016

Zaferini Çalmak

"Yirmi altı yaşındaydım. Amerika'ya yeni gitmiştim. Osgood'un araştırma asistanlığını yapıyorum. Aynı odada John ve Gary adında iki asistan daha var. Bir cumartesi günü ofise gittiğimde Halının üstünde emekleyen bir oğlan çocuğu gördüm. Gary oğlunu getirmişti. Herkes kendi işini yapıyordu. Ben de masama oturdum. Çalışmaya başladım. 

Odada oldukça alçak meşin bir koltuk vardı. Fark ettiğimde, çocuk ona çıkmaya çalışıyordu. Bir bacağını atıyor tutunuyor ama bir türlü koltuğa çıkamıyordu. Çocuk bunu dört beş kez denedi. Baba bir yandan çalışırken bir yandan göz ucuyla oğlunu takip ediyordu. John ise hiç ilgilenmiyordu. Tamamiyle kendi işiyle meşguldü. 

Çocuk yine deneyip çıkamayınca yerimden kalktım. Çocuğun koltuk altlarından tuttum. ''Hoppa!'' dedim ve onu meşin koltuğun üstüne bıraktım. Çocuk hiç beklemiyordu. Önce şaşaladı. Sonra koltuğun üstünde öyle kalakaldı. O zaman bilmiyordum. Ama şimdi biliyorum. Benim anlam çerçevem içinde o küçük çocuk benim yeğenimdi ben de onun amcası. İçinde büyüdüğüm kasabanın anlam çerçevesi o çocukla aramızdaki ilişkiyi öyle tanımlamıştı. Yeğenim koltuğa çıkmaya çalışıyordu ve amcası olarak ona yardım etmek bana düşerdi. Çünkü babası Gary ve amcası John bir şey yapmaya pek niyetli gözükmüyordu!!! 

Vazifesini yapmış bir amcanın mutluluğu içinde gülümseyerek Gary'e baktım. ''Neden yaptın?'' diye sordu. Vazifesini yapmış bir amcanın rahatlığı içinde ''Çıkmaya çalışıyordu'' dedim. Gary ''Ben de biliyordum çıkmaya çalıştığını... Sen niye yaptın?'' diye üsteledi. Şaşırdım ve sinirlendim. İçimden bu Amerikalılara iyilik yaramıyor diye düşündüm. Ama merak etmekten de kendimi alamıyorum. Sonra sordu ''Sen ne yaptığının farkında mısın?'' İçimden yine sinirlendim. İstanbul psikolojiyi bitirmiş, iki yıl asistanlık yapmış, aydın bir insandım. Ne yaptığımın farkında olmayacak biri değildim. 

''Bak'' dedi. ''Çocuk koltuğa çıkacağına inanıyordu. Belki yarım saat, belki bir saat uğraşacaktı ama eninde sonunda çıkacaktı. Öyle ucundan tutmuyordu. Çıkacağına inanmış biri olarak kedi yavrusu gibi tutunmuştu. Bırakmayacaktı. Deneyecek, deneyecek, en sonunda çıkacaktı. Çıkınca dönüp bana bakacaktı. Ben de ona çıktın diyecektim. Sonra inecekti. Yine uğraşacaktı. Bir saatte çıktığını belki yirmi dakikada çıkacaktı. Bugün bütün gün onunla uğraşacaktı ve belki de beş dakikada çıkar hale gelecekti. Bu onun bugünkü zaferi olacaktı. Sen onun zaferini çaldın!''

Öylece bakakaldım. Bu hayatımda hiç unutmayacağım bir ders olmuştu bana.

Biliyor musunuz iki hafta sonra Gary'e sordum. Neden sadece ''Çıktın!'' diyecektin??? Neden ''Aferin sana oğlum, alkış alkış'' değil??? Verdiği cevabı hiç unutmayacağım; ''Ben zaferine sadece tanık olurum. Onun benden aferin almak için başarı peşinde koşması doğru değil. Kendisi için başarır ama benim bildiğimi, gözlediğimi, tanık olduğumu bilir!!!"
( Doğan Cüceloğlu - Gerçek Özgürlük )

Beğenilen Hikayeler